TÜRKİYEDE LO KITLARIN YAŞAYAN TAHAMEDELERİ THAMADE KAVRAMI
TÜRKİYEDE LO KITLARIN YAŞAYAN TAHAMEDELERİ THAMADE KAVRAMI
TÜRKİYEDE LO KITLARIN YAŞAYAN TAHAMEDELERİ THAMADE KAVRAMI
Thamade, kendisine verilecek görev ya da görevlerin gerektireceği özellikleri taşımak koşuluyla, toplum ya da topluluk ya da onların temsilcileri tarafından, belirli birgörevi yerine getirmek üzere, görevlendirilen, belirli bir misyon ve statüyü belirli süreyle taşımak üzere seçilen kimseye denir. Bu anlamda thamade, belirli bir görevi yerine getirmek üzere, belirli bir misyon ve statü ile seçilerek görevlendirilmiş kişi anlamı tanımlanmalıdır.
Nitekim Çerkes xabze' ye göre de böyledir. Burada çok önemli bir noktaya değinmek zorundayız. thamade ile yaşlı belirli görevde, zamanda ve kişide örtüşebilir. Ancak thamade hiçbir zaman yaşlı değildir. Yaşlı da’ thamade değildir. Bu iki kavramı kesinlikle birbiriyle karıştırmamak gerekir. Bu şekilde seçilmiş ya da atanmış olan thamade, üzerine almış olduğu görevi tam yetkili olarak yerine getirmek zorundadır. Burada kendisini seçen ya da görevlendiren kişiler ya da kurullara karşı tam bir sorumluluk altında olduğunu düşünerek, tam yetki ile görevini yerine getirir, misyonunu tamamlar. Görevin sınırları içerisinde hiçbir yetki kısıtlaması yoktur.
Yine önemle durulması gereken bir konuda, yaşlılıkla thamade 'nin özdeşleştirilmesi olayıdır.
Bilindiği üzere Çerkes kültürü hiçbir zaman yazılı olarak toplanmamış, yazılı biçime getirilmemiştir. Tersine sözlü ve uygulamalı olarak kuşaktan kuşağa süre gelmiştir. Bu durumda yaşın ilerlemesine paralel olarak bilgi ve deneyimin artmasına, birikmesine neden olmuştur. Bir yabancı yazarın dediği gibi Çerkes thamadeleri kendilerini propaganda ile ya da para ile kanıtlamamışlar, pratikte gerçekleştirdikleri eylemlerle bu unvana hak kazanmışlardır. Bunun içindir ki, yaşla thamadelik çoğu kez örtüşmüştür. Ancak temel kural bu iki kavramın ayrı olduğudur. Nitekim belirli thamadeler için yaş hiçbir şekilde aranmamıştır.
Çerkes xabze toplumunda thamadelik hem kavram olarak, hem de kurumsal olarak oluşmuş ve toplumsal düzenimizde bir statü olarak yerini almıştır. Ayrıca bu kavramın toplumsal yapıda yer alması öyle yakın bir zamanda olmamıştır. Daha avcılık ve toplayıcılık dönemlerinde, görevin başarılması ve paylaşımın adil ve eşit olması için eşitler arasında thamade seçilmeye ve görevlendirilmeye başlanmıştır. Geçen uzun tarihsel süreç içerisinde thamadelik kavramı gelişerek daha çok toplumda saygı kazanarak bir kurum biçimine dönüşmüştür.Thamadelik konusu toplumsal ve kuramsal bir olgu şeklinde Çerkes toplumunda vardır.
Toplumumuz devam ettikçe de devam edecektir.
Bu bilgiler Rahmi Tuna”nın ADIGE HEBZE adlı eserinden yararlanarak hazırlanmıştır.Ancak,biz tanıtım yaparken yukarıda belirtilen bilgilere yüzde yüz uyacak kişiler seçmedik.Zaten kavrama uygun kişi bulma olanağı bu günkü koşullar içinde söz olamaz..Biz kişileri belirlerken toplumu konusunda bilgi sahibi olup bu bilgileri toplumuna yazılı yada sözlü olarak aktaranları seçtik.Bu seçimi yapar iken de köy halkından tümü değil bazılarından aldığımız bilgiler ışığında bu yazıyı hazırladık. Yazdıklarımızın yüzde yüz doğruluğu iddiasında değiliz.Eleştiri yapacak olanları saygıyla karşılarız
A) Adana-Tufanbeyli AKPINAR KÖYÜ (LOW KIT= ( Thamadesi )
CANDAR=(Джандар) SAİM OKAN

· 1949 yılında ADANA ‘ da doğdum. Adana'nın Tufanbeyli ilçesi Akpınar ( lokıt) köyünde...
· 1967 yılında Mersin İlk öğretmen Okulu’ndan İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık sınıfına seçildim.
· 1968 yılında İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’ndan İstanbul Üniversitesine girdim.
· 1976 yılında İstanbul Üniversitesi’nden mezun oldum
· Fen Fakültesi Biyoloji bölümü…
· Fakülte hayatımda A. Süheyl Ünver Bey’in Cerrahpaşa ve kubbealtıındaki tezhip kurslarına katıldım. Bire bir kopyalama çalışmalarımın yanında yeni kompozisyon (kreasyon) üretme üzerinde yoğunlaştım. Merhum Süheyl Bey’ in deyimi ile Tezhip sanatı öğelerinin notalarına vakıf oldum. Bu konuda Azade Akarve Cahide Keskiner Hocalarımın yardımcı oldular ve başardım.
· PINAR sanat ve kültür dergisi kapaklarını yaptım ve süsleme ile ilgili yazılar yazdım, röportajlar yaptım.
· HAT ALBÜMÜ nün tezhip kompozisyonlarını ve sayfa arası kırıntı tezhiplerini yaptım. Renk ayırımı, montaj ve pikaj işlemlerinde yardımcı oldum.
· 985 ve 1986 yıllarında Yapı Kredi Bankası İstanbul Üsküdar ve Kadıköy şubelerinde tezhip kursu verdim ve yılsonunda Galatasaray Yapı Kredi Bankası sergi salonunda öğrencilerimle sergi açtım.
· ÖĞRETMENLİĞE 1980 YILINDA BAŞLADIM
· Öğretmenlikten önce askerliğimi yaptım ve bir yıl KARGA ÇÖMLEK çini ve seramik atölyesinde PANO RESSAMI olarak çalıştım (sır altı ve sır üstü çalışmalarımız oldu )
· Devlet okullarında ve dershanelerde olmak üzere 34 yıl öğretmenlik mesleğimi icra ettim
· 2 Ocak 2014 tarihinde emekli oldum
· Öğretmenliğim esnasında tezhip ve süsleme ile ilgili serbest çalışmalar yaptım gezdiğim tarihi yerlerden (İznik, Bursa, Birgi. İnegöl ve izinli olarak İstanbul camileri ve Topkapı ve harem çinilerinden) örnekler topladım ve imkânlarım ölçüsünde değerlendirdim, çalışmaya devam ettim
· Süsleme desenlerinin notalarına sadık kalarak eşarp desenleri yaptım (yaklaşık 15 desen) ve batik çalışmaları yaptım.
· Evde isteyenlere / merakı olanlara tezhip kurslar verdim
· Hat öğrenme için yaptığım çaba iki kez sekteye uğradı ve olmadı (tayin dolayısı ile) ama hala kararlıyım ve başaracağıma inanıyorum!
1978 yılında evlendim. abaza ( aşuwa-tapanta) taban ailesinden Fahrettin kızı Mensüre ile evlendim.. 3 çocuk verdi Rabbim. bir kız iki erkek.. kızım evli ve torun var ( kız )... Fatin reklam şirketinde görvli..animasyon reklam yapıcısı..küçük oğlum Mustafa Bilgisayar öğretmeni...
· İLETİŞİM: [email protected]
SAİM OKAN / Arapzade Mah. Ark altı Cad. No: 94/1 Orhangazi / BURSA
0 537 207 87 67 – 0 537 862 77 47
Bizim büyüklerimiz, başka bir deyimle annemiz, babamız, dedemiz büyük annemiz geçmişimiz ve halkımız için hemen hemen hiçbir bilgi aktarımında bulunmamışlardır. Sadece xabzeyi öğretmişler birde dilimizi. Onun içinde onlardan Allah razı olsun nur içinde yatsınlar dileğinde ve duada bulunuyoruz.
Saim Bey kardeşimiz beş yaşında köyden ayrılmış, ama dilini ve habzeyi unutmamış. Anne ve babasından dilini ve xabzeyi öğrenmiş ve yaşamı boyunca ana dili ile konuşmuş ve xabzeyi de yaşamının her döneminde uygulamıştır.
Saim Bey kardeşimiz de benim gibi büyüklerin bilgi aktarımı yönünden dertli: Bu konuda saygıdeğer büyüğümüz ve gerçek bir thamade olan Bıc Saim”in bir anısını anlatayım. Bıc Saim.altı yedi yaşlarında iken köyünün girişinde bulunan çayırlıklarda arkadaşları ile oyun oynarken iki atlı onlara yaklaşmış birisi atından inip oyun oynayan çocuklara seslenmiş ayağı tez Bıc Saim Ağabeyimiz koşarak çağıranın yanına varmış.Çağıran :” Sen Çerkes misin diye sormuş .Evet diye cevap vermiş.Kimlerdensin sülale adın nedir sorusuna cevap verememiş.Soran kişi Sen Çerkez olamazsın diye konuşmuş.Saim Ağabey de ağlayarak koşa koşa annesine gelmiş ve durumu anlatmış….
Ben kendim için açıklama yapayım İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine kayıt yaptırıp birinci sınıf ikinci dönemine kadar ben de sülale adımızı bilmiyordum. Saim Bey kardeşimiz geçmişinden anlatıyor “ Ne kadar istesem de rahmetli babam ailemiz ve geçen yıllar ile ilgili bilgi vermezdi.
YZUWGUALAYA? (Ne yapacaksın, Sana Ne… ) kelimesini söyler dururdu.. Bu belki geçmiş yıllarda Çerkez ve Abazalara yapılan baskılardan olabilir.. Belli bir yaşa geldikten sonra büyüklerimle yaptığım diyalog sonucu bildiğim bilgilere ulaştım.. Soy ağacını hazırladım ama babamın tasdiki ile..Fiili olanları soramadım kızmasın diye.. Başka yerlerde Candar var mı dediğimde kızdı.. Meğer Yozgat'ta Pınarbaşı Kaynar da..Suriye de ve Kafkasya Çerkesskte de varmış hepsine ulaştım ve soy ağaçlarını yaptım..Diyalogum devam ediyor.
Diğer tarafta "BEN KİMİM?" sorusunu çok sormuşumdur kendime: Çerkes mi..Abaza mı? Ya da ne?
Mersinde arkadaşlarımla tartışırken ki, orta son ya da lise 1 olabilir... DADU denen bir amca kulak misafiri olmuş..Bize kızdı ve dedi ki: Neler saçmalıyorsunuz siz biz BASHEĞIZ... Tarihimiz çok eskilere dayanır. Bu zamanla ortaya çıkacak dedi ve the end... Daha da konuşmadı” diye yaşamının bir parçasını içtenlikle aktarıyor.
Candar Saim Bey kardeşimizin yaşamından bazı kesitler:
“Çerkes Abaza derken bir de Basheğ çıkmıştı ve kafam allak bullak... Neyse Üniversite yıllarımda arayışım devam etti... Bağlarbaşı derneğine bir ara gittim hatta Kafkas motifleri ile kolonları süsleme gibi bir cesaret gösterdim ama... bazı kendini bilmez gençlerin BU FAŞİSTİN NE İŞİ VAR..KOVALIM..DÖVELİM..sözleri beynimden kaynar su döktü ve bir daha uğramadım... İnanca ve islama uzaksa bir toplum benim orda işim yoktu!
Abhaz yazar Şerafettin Bey ile tanıştım..ilk alfabeyi ondan aldım ama apsuwa alfabesi idi.. Bir ara Abhaz derneğine de gittim..
ARAYIŞIM DEVAM ETTİ.. BU KÖR KUYUDA İĞNE ARAR GİBİ BİR KÜTÜPHANE DE BİR KİTAP ARASINDA AŞUWA ALFABESİNİ BULDUM..İNANAMADIM Onunla uğraşırken Aşuwa ca yazılmış bir kitap elime geçti... ABAZA LİTERATURA... Okumayı çözdüm ve bayağı okudum. Bu arada ufkumu açan ASIL RAHMETLİ ÖMER BEGUA BEY'İN KİTAPLARI OLDU..2-3 KİTABINI İNCELEDİM... DAHA SONRA GOOGLE AMCA SAĞOLSUN İMDADIMA YETİŞTİ..KÖYE VE ÖZEL OLARAK YAPTIĞIM DİYALOG VE SOHBETLERDE DOĞRUSU BİR DESTEK GÖRMEDİM HATTA KÖYDEKİ BİR " AYZZARA DA YAPTIĞIM KONUŞMADAN SONUÇ NE OLDU DERSEN: (SAİM TÜM DÜNYAYI ABAZA YAPTI)" OLDU.. VE KIRILDIM TARİHİMİ VE AİLE BAĞLARIMI ARAŞTIRMAKTAN ASLA VAZGEÇMEDİM..
ŞİMDİ BİLİYORUM Kİ...MİLATTAN 3. YILDAN İTİBAREN YAZISI İLE BİRLİKTE AŞUWALAR..BAŞTA ANADOLUDA..KAFKASLARDA VE DAHA ULAŞMADIĞIM NİCE YERLERDE YAŞAMIŞ VE İZ BIRAKMIŞLAR... TÜRABİ SALTIK. ÖMER BEGUA, TURÇANİNOV.. VE DİĞER YAZARLAR BUN İŞARET EDİYORLAR... VE BEN...
TURÇANİNOVUN KİTABUNDA DER Kİ: " YAZISI OLAN AŞUWA ÜLKESİ..."
BU YAZI KAYNAĞININ İLAHİ TABLETLERDEN GELDİĞİNE İNANIYORUM VE BU DİLİN ADEM ALEYHİSSELAMDAN BERİ VAR OLDUĞUNA İNANIYORUM...
VE CANDARLAR.. Bazı büyüklerin ifadesi ile aşağı köyde bir " CANDAR MEDRESESİ " varmış Bu medresenin kurucusu Candar Aslangeri…Köydeki çocukları okutuyormuş... Bu bilgiyi aldığımda belki de bazı taşlar yerine oturdu...Aşağıdaki köyde dominant aile HAPATLAR ve KOPSIRGENLER dir yukarı mahallede ise TSEYK'UA ve o soydan olan TABANLAR dır ve bunun yanında diğer aileler....Burası benim yorumumdur Orhan BEY... ASLANGERİ ( Aslangiray) bir dini lider olarak geldiği belli... Fazla malı mülkü yok..sen çocukları okut biz seni koruruz misali eğitime yönlendirmişler ama zaman değiş incede ortada kalmış. Öyle ki babam kaçar gibi köyden Mersine taşınmış...
ORHAN BEY... bunları ilk ve son size yazıyorum..Bundan nasıl bir yorum çıkarırsın bilemem ama...
BEN NE BÜYÜKLÜK PEŞİNDEYİM NE DE THAMADALIK.... SÖZLERİMLE..KONUŞMLARIMLA.. YÖNLENDİRMELERİMLE AZICIK İNSANLARIMIZA YARDIMCI OLABİLİYORSAM NE MUTLU BANA VE BU MÜCADELEMDEN VAZGEÇMEM
ASIL SİZİNLE DİYALOG KURMADAKİ AMACIM... ŞİMDİYE KADAR DERLEDİĞİM BİLGİLERİN NE KADAR DOĞRU OLDUĞUNU BİLMEK VE VAR OLAN BOŞLUKLARI DOLDURMAKTIR...
BAŞINIZI ŞİŞİRDİYSEM AFFEDİNİZ LÜTFEN SAŞA..
ALLAHA EMANET OLUNUZ.. ALLAH DUIVZIRIZXAD.. BZİLA..
--------------------------------------------------------------------
B) Kayseri –Pınarbaşı-ALTIKESEK (LOW KIT ) Köyü Thamadesi
BIC (быдж) SAİM TUÇ

ASLIM (ÖZ GEÇMİŞİM)
Aşuva’ların, 15-16 . Yüzyıllarda güneyden, sıra dağları aşarak kuzeye yerleşmelerinin olduğu kaydedilir. Benim adını taşıdığım soyumun (BİC): Greklerin, adını Pitius koydukları şimdi Pitsunda diye anılan yere nereden geldikleri meçhul ama oradan bir baskın sonucu, haber verildiği halde aldırmayarak, baskın sonunda hayatta kalanların ani bir dağılışla çeşitli bölge ve boylara karıştığı ve mensubiyetini taşıdığım benim ailemin de şimdiki Abazaştağı adıyla anılan bölgeye naklettiğini söylencelerden biliyoruz. Bunun xvı. yüzyıl civarında olduğunu sanıyorum.
Oradan Büyük Dedem Bic Yusuf ilk kafileyle ve gemiyle (1859) Anadolu ya intikal etmiş. Dedem Bic Mahmetgeri (Dayıları Çıkua’larda kalmış) altı yıl sonra atla, karadan gelerek babasını bulmuş. Dedem Kılıçlardan evli ve dört erkek çocuğuna sahipti. En küçükleri Babam Bic Fuat idi. Ağbilerini Osmanlı ve Türkiye harplerinde kaybetti. Babam, Kokua’ların (üç kardeş: Seyit, İshak ve Osman) Seyit’in tek kızı Remziye (Gogura) ile evlenmiş. Nufus kaydına göre ben 1934 yılında doğmuşum. Ailenin ilk erkek çocuğu olmam nedeniyle, babamın ahret kardeşi “Lov’ların Resmiye” Salıncak (Xırıyne) eğlentisi düzenlemiş ve ismimi, isimler arasından kura çekerek o koymuş. Biraz nazlı ve esirgenerek büyütülmüşüm. Sonra bir kız ve beş erkek kardeşim daha oldu. Bacı ve üç kardeş hayattayız.
Altı yaşımdayken okutulmam düşünülmüş ve yarı kasabalı olmuşuz. Ben okula gitmeye başlayınca, kim olduğum bilinmesin için annemle babamın, dilimizi konuşmama kararları aldıklarını gizliden duymuş oldum. Okula giderken birazda (ehillerinden) din dersi aldım ve kasabada orta öğretim olmadığı için, sonra Kayseri’ye gönderildim ama Milli Şef dönemiydi… Hem okulun sıkması ve hem de annemi kaybetmiş olmam beni maalesef Lise kaçkını durumuna düşürdü.
Sonra biraz çiftçilik, biraz esnaflık derken, askerlikten sonra “Büyük balık büyük suda yaşar” düşüncesiyle, iş tutmam için Ankara’ya yönlendirildim ve 58 yıldır kardeşlerimden Sabri ile birlikte Ankara’da TC ye milli hamallık yapmaktayız yani son zamanlar da pasifize olmuş, sağlık sektörü ile ilgili dişcilik ekipmanı ve medikal konularında imalatçıyız…
Bu arada unuttum, Türkçedeki “PİC” ifadesi ile soy adımızın ses benzerliği nedeniyle, tahsildarın nesepsizlik söylemine sinirlenen Bic Ğali (ben daha doğmadan önce) soy adımıza en yakın bulduğu TUÇ sözcüğü ile soy adımızı değiştirmiş!... Kokua’ların kızı Nurten ile evliliğimizden üç çocuğumuz oldu ikisi erkek biri kız ve şimdi üçüncüsü olan kızdan “Sinerıs ŞARA” adında bir torunumuz var.
Sayın O. Kopsırgen’in “Öz Geçmiş” yazmam ısrarı üzerine: Özet olarak, benim soy hikâyemi böylece anlatmış oldum, ama halkımla birlikte düşündüğümde, Karadeniz ve Karadenizin iki yakasındaki topraklara sadece kan ve ter değil, ceddimiz durmadan yığınla can ekti ve muhaceret hiç bitmedi, şimdiden sonra bakalım kader ne gösterecek?... Bizden sonraki soy ve camiamız neslinin en hayırlısını yaşamalarını; en güzel ve en huzurlu geleceklere sahip olmalarını diliyorum…
Saim Ağabey,Bilgi dolu bir ağabeyimizdir.O,Ömer Beyga amcadan sonra halkımızın yetiştirdiği büyük insanlardan bildir.Halkımızın tarihi,sosyolojisi,habzesi ile dolu bir kişidir.Saim Ağabeyi bu bölümde anlatmakla bitiremeyiz merak eden okuyucular dilerlerse Saim Ağabeyin dağarcığını açar ve aktarırız.Şimdilik Saim Ağabeyinin köyü olan ALTIKESEK ile ilgili bir yazısını aktarmakla yetiniyoruz.
Editörün Notu: Bu yazıyı dijital ortama aldığımız günlerde maalesef değerli büyüğümüz Bıc'ra Saim Tuç'u kaybetmiş idik. Kendisine Allah'tan Rahmet kederli ailesine ve tüm sevenlerine sabırlar dileriz. Abhaz Haber
ALTIKESEK KÖYÜ (LOKIT)
Yazım: 13 Ocak 2009 Ank.
Saim Tuç Bic-ra
Aphazya’nın (Apkazya) yukarı kuzey doğrultusuna düşen, SSC. Döneminde Karaçay-Çerkes Yerel Cumhuriyeti olarak isimlendirilmiş olan ve idari bölge sınırları içinde kalmış: Rusların Abazin, Kafkas halklarının Abaze (Aşıva-Aşuwa) adıyla andığı. Antik yanıyla Bask, Abask; Adıge’lerin yerli anlamında kullandıkları “Xeğarey” ekiyle Basxeağ (Bask-xeağ), yerleşik oldukları bölgenin özelliği nedeniyle Tapanta (“T” üst damak vurgulu ve peltek söylenecek) olarak ta bilinen: Gum, Gubina, Yincig Lokıt” ile çevre Aşıva köylerinden, kesin olmamakla beraber “iki bin hane”nin ayrıldığı söylenir…
(Eskiden, saymayı hayvansı saydıklarından hane esas alınmaktaydı) Ve bu ayrılma tarihi Kuzey Kafkasya Halklarının yoğun tehcir yılı olarak bilinen 1864 Yılından önce olduğu için (1859) Altı kesekliler, birçok eşyayı beraberlerinde getirme imkânı bulmuşlardır. Karadan gelişlerin dışında Vapurla İstanbul yakınlarına indikleri, yerleşim yeri olarak Eyüp çevresinin gösterildiği fakat oraları sağlıklı bulmayarak dağılmaya başladıkları anlatılır.
Bunların küçük bir bölümünün İzmit üzerinden Eskişehir’e, Aydın istikametinden Mısır’a kadar indiği belirtilmektedir. Bunun dışında ilgisiz yerlerde başka Adıge köylerinde, az da olsa Aşıva ailelerin yaşadığına rastlanır. Nitekim Eskişehir il merkezine bağlı Ağpınar köyü bir Aşıva köyüdür. Diğer ailelerin yanı sıra Uzunyayla ile de ilgisi olan Bic Sami (Sayın) ile Aydın Arat’ın da o köyden ve Rısta’lardan olduğu bilinir. Ayrıca Kütahya’da kalıp sonradan Altıkeseğe dönen Ju’lar, (Cıcuv) Kırşehir’in Sıtma ilçesinde rastlanan Bic ve Kişmagoa sülalesinden olanların görülmesi gibi. Bu meşakkatli uzun yolculuk ve dağılışta gruplardan münferiden kopmaların olduğu da kabul edilmelidir,
Gurubun geriye kalan diğer büyük bölümü Anadolu ya doğru ilerlerken, bir bölümü Yozgat yöresine yerleşir, bir kısmı Tokat, Sivas taraflarına geçer, birileri de şimdiki Altıkeseğin yerini benimseyerek oraya yerleşir ve kalanları Mağra (Göksün, Maraş, Adana) bölgesine yönelerek oralarda kendilerine göre köyler kurarlar.
Atkıran Dağı, Halitbören ve Altıkesek

KÖYÜN YERLEŞİM BÖLGESİ
Altıkesek, Orta Torosların kuzey yamaçlarından Sivas istikametine doğru uzanan düz eğimli büyük arazinin meydana getirdiği vadi ve küçük yarmalar ile onu çevreleyen Kangal, Şarkışla ve kuzeybatı da Hınzır dağlarından sızan küçük su kaynakları birleşerek güneye doğru akar ve Şerefiye suyuyla birleşince Zamantı Irmağı adını alır. “Zamantı Havzası ”da diyebileceğimiz ve “Uzun yayla” adıyla tanınan bu geniş yerleşim bölgesi; Şörmüşek yöresinden de aldığı birkaç köyle birlikte, bünyesinde Çerkes köylerini barındırır. Eski Altıkesekliler bu Zamantı suyuna, Büyük su anlamında “Cıj-du” demişlerdir. Cıj-du, Kaynar nahiyesinin dar yarmasını aştıktan sonra fazla geniş olmayan bir vadi oluşturur. Bu vadi güneye doğru ilerlerken, sağ tarafta kalan dik yamaçlı Hınzır dağ silsilesinin, Cin Tepesi hizasına geldiğinde: Doğudan kendisine doğru uzanmış bir sağ kolun yumru yükseltisini andıran; Tege Dağının (Kiştage) önünden, Irmak doğuya kıvrılarak, takriben iki km civarında düz bir hat çizer. Altı kesek işte bu düz hat ile Tege Dağının güney yamaç doğrultusu arasında kalan dar şeride yerleşmiş uzunca bir köydür. Önü çayırlık, görüş ufku Toros dağlarına kadar açıktır.
Kaynar yolu, Halitbören sapağı ve Altıkesek köyü.

KÖYÜN ADI ve İLK YERLEŞENLERİ…
Altı kesek için Altı kesik, Altın kesek diyenlerde var fakat esası Kafkasya da, Karaçayların köye verdikleri “Altıkasak” adından kaynaklanmaktadır. Resmi kayıtlara göre Altıkesek köyü 1860 yılında kurulmuş, 60 Hane ve 400 nüfus olarak yerleştiği ileri sürülse de bu rakamların takribi olduğu düşünülmelidir. Köye yerleşim birden bire olmamıştır ve ilk yerleştiği bilinenlerin, yukardan aşağıya doğru sıralaması ve aile lakapları şöyledir (Kendi dillerinde Soy Adları):
BİC-RA. 2- KUP-RA. 3- yukarıda CAMBEY (Kanşokoa) 4- ÇEGOA. 5- KULBEK. 6- LOV-RA. 7- yukarıda GIMIC. 8- KOKOA. 9- KISAL-RA. 10 - yukarıda KILIÇ-RA. 11- RISTE. 12- AJİ-RA. 13- KİŞMAGOE. Tekrar ÇEGOE. Tekrar BİC. 14- YAŞ-RA. Tekrar KOKOA. 15- LAHBARDI ve 16- TOKUMA ’lardır.
NUFUS HAREKETLERİ…
Ayrılanlar: Kılıc, Yaş, Lahbardı, Kaupşı, Meker, Bic'ların, Kokoa'ların bir bölümü. Dönüş yapanlar: Lov Devletmırza 1917 Rus devrimi esnasında kaçarak. Ayni devrimden sonra Lov Azamatgeri çocuklarıyla birlikte. Çıkoa'lar, mağra'nın Çajkoey köyünden 1925 yılında ailece iki kardeş, küçüğü sonradan Kunaçey'e yerleşmiştir. 1928 de Lov Beslan ma aile, İdebelli Küçük Şaban, Musa, Yozgat’tan Maçaca ve Uzun Arif (Nepşı), Mağralılar diye anılan üç kardeş (Nepşı) Aşıva olarak köye dönenlerdir. Diğer boylardan Aşkaruva, Kaberdey, Hatıkoay, Karaçay lardan köye (Koaj, Afacıj, Adamey, Halbat gibi) aile olarak gelenlerden evlilik yoluyla yerleşenler daha fazladır. Şıbzıxoa Buba, Cetger Yekup, Mazanıkoa Emin, Barisbi İzzet vs. gibi. Ayrıca köye hizmet için Sığır, dana, kuzu, koyun çobanı ve sağıncı olarak getirilenler arasında Kürt ve Türkmenlerde vardı. Bunların bazıları köye uyum sağlamış ve bazıları da şımarmaları nedeniyle köyden uzaklaştırılmışlardır. Bu bilgiler 1947 de yapılan köy sakinleri tespitine göredir.
Alttaki resim 18.03.1937 Ğazya kasabasında çekilmiştir.

Üst sıra soldan: Ajiy Abubekir, Kokoa İslam, Kısal İzet, Çegoe Abidin, Bİc Ziya, Çıkoa Harun. Orta sıra: Kokoa Mıhametgeri (Harapaat), Gımıc Reşit, Kokoa Emir, Varbi İzet (Kuşha), Kısal Bahri ve Ön sırada: Kulbek Nuh (Xanımın babası), Kısal Abdullah (Kace), Cambey Ahmet (Kanşovkoe), Kup Şuğayıp (Cığıta) ve Kulbek Memet. Alttaki resim 18.03.1937 Yılında Ğazye kasabasında çekilmiştir.
SONRAKİ DEĞİŞİKLİKLER…
Köyün üst başındaki ev Bic Ğalinin evi idi, çocuksuzdu. Önce Lovlara (Mahmut Beyin çocukları Hamit, Kadir, Seyit Resmiye ve Nadire kardeşlere) geçti, sonra Hatıkoey (kendileri Ginaz olduklarını, bazıları Ğozalıkoe olduklarını söyler) Zerk lere satıldı. Sonraki ev Biç Osman ve Bic İslam’ındı. İslam da çocuksuzdu, her ikisinin yerleri de Mağralılar (Nepşı Mustafa, Aslanbek ve Küçük Nuri kardeşler) satın aldı. Bic Mıhametgeri’nin (Bic Fuat-ın) ev yerleri atıl durumda, sahipleri Ankara’da yaşamaktadır. Bic Yahya’ (Ziya ve Sağdet)e ait yerler Feyzullah’a geçti. Kup’ların yerinde, Kup Aslixan’ın oğlu, Karkuyu-lu “Lıkaşe”lerden Yahya (Tatu) yaşamakta idi. Yanında ki evde Aji Yusuf (Küçük Yusuf oturuyordu. Eşi Şaşe Kupların yeğeni idi) Çegoe Murat’ın (Çegoe Ğabdin’in babası) evini Kokoe Selami aldı. Çegoe Ğaziz’in evlerini Koaj Ahmet ve Ziya (Sivaslılar) aldı. Bir bölümünde Rahmetlik Çegoe Bayram oturuyordu ve şimdi orada Kulbek Nuhun içgüveyi olan Hasan’ın çocukları oturmaktalar. Esas Kulbek lağabının sahibi olan Hacı Yahyanın evi tek oğlu Kulbek Memet tarafından Afeçız’lara satıldı. Lovlar ve Kokoelerden sonra, şimdi Feyzullah’ın oturduğu yer, Kokoa Mıhametgeri (Harapat) tarafından köye imam olarak gelen Ashad-cıuk’a verilmişti sonra Lov Beslen Beylere geçti. Yanındaki ev Kısal Hacbekirindi Çıkoe’ler satın aldı. Diğer Kısal ların arkasında Kılıc’lar oturmuşlar ve sonradan buraya evlerini Çıkoa’lara satan Kısal Hacbekir’in oğulları Abdullah (Kaca) ile Niyazi (Gıca) ev yapmışlardır. Rıste-ların evi hakkında, Kerem’in vefatından sonra bilgim yok. Aji-ler ve Kişmagoe-ler den sonraki yerleşmeler ve değişmeler konusunda da yeteri kadar sağlıklı bilgiye sahip değilim. Yalnız Bic Abubekir-in (Tase) evini Halbet Zeki gilin ve Köyün en sonundaki Alahbardı-ların ev yerini Kokoe Kazinin satın aldığını biliyorum.
İlk yerleşim sırasında karşıdaki yakın köy Halitbören de (Kunaçey): Kunaç, Cıcuv, (Ju) Dura, Yesen ve Karaboğaz Köyünde (Aslankıt): Aslan, Karma ve Gigi’ler-den oluşan Abaze ailelerinin oluşturduğu biliniyor.
TEKMEZAR (İlk yerleşim sırasında yaşanan olay)
Tege Dağının arka yüzeyi kuzeye doğru, Cığara’nın zemin düzlüğüne bakan yamacın da ve Hilmiye, Viranşehir köyüne giden yolun iniş başlangıcında, dağ yönüne düşen küçük bir göze (Pınar) vardır. Biraz daha yukarısında, düzlükte ve yolun hemen kenarında, ön yüzünde eski yazı ile adları ve aile armaları bulunan, orta boy insan büyüklüğünde (sonradan gömü arayıcılarının kırdığı) dikili bir taş vardı. Bu taş, ilk yerleşim sırasında Avşarlarla aralarında çıkan arbede de, orada öldürülmüş olan Üç Altıkesekli anısına dikilmiştir. Basitte olsa, adına “SİN” dedikleri bu anıtsal taşın üzerinde yazılı olan isimler şöyleydi: Kokoa Seralıp, Rısta Avbekir ve Kişmagoa Aslanbek Çıkun. (Küçük Aslanbek) O tarihlerde bölge Sivas Sancağına bağlıydı ve oralara yerleşilmesine karşı çıkan Avşarların bu nevi olaylara sebep olması nedeniyle, gerginleşen ortamın daha da tırmandırılmaması için (1861 Temmuz ayında) bizzat Sivas Valisi bölgeye gelerek tarafları uzlaştırma girişiminde bulunma zorunda kalmıştır

Dolmen: Taş ev ve Beş Duyu
TEMEL ANLAYIŞ
Altıkesek’lilerin, temel değer yargıları diğer Çerkes boylarından fazla farklı değildir. Soyun esas alındığı, soya bağlı olarak ferdin önemsendiği, Yaş hiyerarşisine dayalı, her soyun kendi kendini yönettiği ve denetlediği bir anlayışları vardı. Sahtecilikten pek anlamaz, insana insanca yaklaşır, kişiliği çok önemserlerdi. Toplumun genel kuralları ve kararlarına karşı hayli hassastılar. Köy kendi içinde yapılan hiçbir etkinliğe seyirci kalmaz ve her aile soyundan birisiyle mutlaka temsil edilirdi. Gelin getirme ve cenazeyi kaldırma toplumun işiydi. Nasıl uygulanacağı ayrıntılarıyla düzenlenmişti. Toplumsal konularda hiç kimse kendine verilecek görevden kaçmaz, toplum adına yapılacak herhangi bir faaliyette köy kendini, kendi içinden belirleyeceği bir gurupla ifade eder ve sorumluluğunu yerine getirirdi. Özetleyecek olursak kişi kendini önce soyuna, sonra komşusu, mahallelisi ve köyüne, daha sonrada boyuna ve toplumuna karşı sorumlu hissederdi ve onlara söz getirmemek için konulan kurallara, adet ve geleneklere, genel teamüllere uygun hareket etmeye çabalardı.
DAYANIŞMA
Köy, önceleri neredeyse kapalı bir toplum durumundaydı ve kendi kendilerine yetme zorunluluğu duymaktaydılar. Dolaysıyla Kafkasya’dan getirdikleri kendilerine has aletlerle hanımların yaptıkları dikiş ve ince elişlerinden başka yün yıkama, tarama, eğirme, şayak, başlık dokuma gibi imece usulleri vardı. Genç kızlarla delikanlıların yamçı yapımı, keçe pişirimi gibi konularda yardımlaşmaları olurdu. Bu sadece bir çalışma usulü değildi, çalışırken de eğlenirlerdi. Her işin bir ehli vardı: Kışlık un için buğday yıkamanın, bulgur’luk kaynatmanın, kurutmanın. Fıçılara yoğurt doldurmanın. Dilim, dilim peynir koymanın, yağ eritmenin. Kısır koyunları, ehil olan erkeklerin keserek, etin üzerinden kemiklerini almadan bir deri gibi gererek, (bacada kurutulan ufak parçaların dışında) tavana asarak gölgede kurutulurdu. Büyük baş hayvandan kışlık kavurma yapılması, olmayanlara da gizliden pay çıkartılması gibi. Ev yapana yardım edilir toprağı dama atılırdı. Koyun katıştırmak, yünlerini kırkmak, koç katmak korucu tutmak, sığırtmaç ve dana çobanlarını kontrol etmek gibi müşterek girişimleri vardı. Üç veya dört çift öküz koşarak Kotan sürme, geceleri at ve öküz yaymada, ot biçmede, sap çekmede, harmanda dayanışırlardı. Her konuda adamı olmayana yardımcı olmak usuldendi. Kimse ayakaltına düşsün onuru incinsin istenmezdi. Öyle bir durum olsa bile onu engelleyecek birileri olurdu. Çocukları ve kızları herkes esirger, kadın tarlada çalıştırılmaz erkek işi yaptırılmazdı. Dolayısıyla bazı canlılar da makbul sayılır Leylek, Turna ve Kırlangıç’a dokunulmazdı. Sığırcık, Serçe, Bıldırcın gibi küçük yabani kuşlar avlanmaz ve etini yemekten hazzetmezlerdi buna güvercinlerde dâhildi.
YARGILAMA…
Her ailede bazı hoşnutsuzlukların olması gibi köyde bazı gerginlikler olmadı ve olmuyor değildi… Fakat bunun dışa yansıtılmasından pek hazzetmez, kendi aralarında bir çözüm üretmeye ve dışa karşı bir bütünlük sergilemeye çalışırlardı.
Soydan suç işleyen herhangi biri, ancak kendi soy büyüğünce sorgulanabilirdi. Ya da onun izniyle, kendisinin veya kendi adına görevlendireceği birinin aralarında bulunacağı bir heyet tarafından yargılanabilirdi. Yargılanacak kişi heyet huzuruna çıkartılmaz, onu temsilen, tayin edilecek biri tarafından, vekâleten sorgulanabilirdi. Heyet arasında soy büyüğünün bulunması mensubunu savunmak için değil, tamamen gözlemle ilgiliydi; konuşmaz, değerlendirmelere katılmazdı. Ancak: Heyetin tarafgirlik yaptığını, haksızlığa meyledildiğini anlar veya hissederse orayı hiç konuşma-dan terk ederdi. Alınacak kararda mutlaka soy büyüğünün ikna edilmesi gerektiği için meydana gelecek olan böylesi bir olumsuzluk sonrasında devreye girecek (Elçi, Vekil, Hakem gibi) kimselerin tekrar güven sağlamakta çok zorlanmaları oluyordu.

Ziyaret tepesi, Tege Dağı
GELENEKSEL ÖZELLİKLER
Altı kesekliler bu vadiye ilk yerleştiklerinde kuzey rüzgârlarına karşı arkalarına aldıkları Tege Dağını da makbul saymışlar, doğu etekleri ırmak yüzeyinden biraz yukarıda olduğu için rutubet almayacağı düşüncesiyle, köyün tam orta arkasına düşen düzlüğün, köye en yakın yerine ölenlerini gömecekleri bir mezarlık yapmışlardır. Bu istikametten hareketle dağın tepesine çıkılınca ve orada buldukları kaba taşlarla dairesel bir çevirme, çevirerek içine girmedikleri bir ziyaretgâh yapmışlardır. Caminin dışında yapacakları Alla ha yakarışlarında: “Yağafar” söyleyerek toplu halde buraya çıkmış, içlerinden sessizce dualarını yapmış ve yine sessizce daireyi üç defa dolaştıktan sonra Yefendi’lerine tabi olarak dualarını tekrarlayıp yine toplu halde Yağafar söyleyerek köye, ırmak kenarına inmişlerdir. Orada kurbanlar keserek etini büyük kazanlarda haşlamış ve gelen geçene bu etten yedirmiş, yenmiş, et suyu içilerek merasimlerini tamamlamışlardır. Eğer yapılan bu yakarış yağmurla ilgiliyse, orta yaş grubu birbirlerini ıslatmaktan ve suya basmaktan da kaçınmamıştır.
YAĞMUR ve ÇOCUKLAR... Yağmurla ilgili olarak, yaptıklar iri Çaput Bebeğini iki kolundan tutarak, grup halinde kapı, kapı dolaştırır, yağmur ilahilerine karşılık hediye beklerken, Çaput Bebeği ıslatmak için atılan sudan kendilerinin de ıslatılmasına aldırış etmezlerdi. Aşure günü tahta kaşıkları ellerinde, aşure içmek için ev, ev dolaşır... Dini bayramlar da üçlü, beşli guruplar halinde Lokum, Halğoane, halka şekeri toplar, ellerindeki çubuğa takarak evleri dolaşırlardı. Yeni yetme gençler, geceleri ay ışığın da "Harmole" Kışın buz tutan ırmak üstünde aşık (Koel) oynarlar; kızlarla birlikte yamaçlardan aşağıya doğru kızak kayarlardı.
AŞUVA DİLİ (Anaç Dil)
Günümüzde, sadece kültürler değil dillerde birbirini asimile etmektedir ve buna karşı gelinemeyeceği de görülmektedir... Aşuwa dili anaç dildir ve en eski tarihsel dillerden biridir. Konuşulmaması değil kaybolması, henüz bilinmeyen birçok tarihi olay ve özelliği de beraberinde götüreceğinden üzüntü verici olmaktadır. Altıkesek köyünün ana dili olan bu dil, Geleneksel yapıda akrabadan evlenme olmadığı için çevreden, özellikle Kaberdeylerden köye çok gelin alındı. Aşuva’ların “Gelini hoş tutma” duyarlılığı, onları gelinlerinin dilini öğrenmeye yöneltti ve anne, çocuklar üzerinde daha etkili olduğu için, birkaç kuşak sonra Altıkesek te, neredeyse bu dil konuşulmaz hale geldi. Altıkesek köyünün ana dilinin kaybolmaya başlamasını böylece özetledikten sonra:
Sn M. Ünal’ın derlediği “Uzunyayla’daki Çerkesler Arasında HATIRANIN MANZARASI: Köy ve Köylerin İsimlendirilmesi” başlıklı makaleden etkilenerek Altı kesek köyünün arazisini çevreleyen köylerin ve kendi yerlerine verdikleri isimlerin asıl şekliyle yazılmasının asimilasyona karşı ve geleceğe taşınması bakımından yararlı olacağını düşündürdüğü için ekte kaydedilmiştir.
KÖYÜN CAMİSİ
Cami, Uzunyayla da Vakıfların koruma altına aldığı üç camiden biridir. Taşları Şerefiye kalesinden getirilmiş, yontulmuş düzgün taşlardır; bazılarının hacmi iki metreküp civarındadır. Dolayısıyla o günün şartlarında bu taşları, takriben 20 Km. mesafeden nasıl getirildiği düşündürücüdür. Müftülük kayıtlarına göre caminin yapım tarihi (1893) tür. Caminin şimdiki minaresini Kokoa Selattin’in anısına çoçukları yaptırmıştır (1991) Önceki minare: Çatının üstünde, insan boyundan biraz daha yüksek, tavanı ters huni terzında çinko ile kaplı, tepesinde ufak bir hilali olan ahşap çevirmeydi. Ayrıca, Son Cemaat yerinin önünde yine, insan boyunda ve 50-60 cm. çapında gayet düzgün yontulmuş yuvarlak bir taş dikiliydi. Hemen yan tarafında (doğu yanı) yine ayni taştan 40-45 cm. yükseklite bir basamağı vardı. Çoğu vakitlerde Ezan burada okunurdu. Caminin etrafı çevrili değildi; yazın köye gelen çerçiler gecelerini caminin köprüye bakan ön tarafında geçirirlerdi.
Kadro verilinceye kadar (1974) köyün imamı, yörenin en seçkin Çerkes “Yefendi”lerinden temin edilmeye çalışılmıştır. Köy İmamının kullanımına tahsis edilen, camiye ait çayır ve tarlaların dışında: İmamların ücret talepleri köy bütçesinden veya köylü tarafından salma yapılarak karşılanmaktaydı.
Altıkesekliler din adamlarına aşırı hürmetkâr olmalarına rağmen, her nedense bazıları köylüyle bağdaşamamış ve köyü hicvetmişlerdir... Kuşha Mehmet Efendi (Varbi) nin "Vaminşerri şeytani Abaza" diye yazıp cami kapısın yapıştırıp kaçması gibi. Dağıstan Yefendinin benzer tarzda bir olayı olmuştur. Cami ve Müezzinlik hizmetini köyden birileri gönüllü olarak yapardı; bizden önceki kuşaktan Tatulenin (Nezir Gözütok) Ezan okuyuşu ve camiye candan hizmeti unutulmazdır. Ramazanlarda Nanukaca (Burhan) ile birlikte davul çalar ve ilahi söyleyerek herkesi uyandırırlardı.
1980 li yılların İlk Okulu

İLK TEDRİSAT
Altı kesekte okuma, 1917 Rus devriminde yalnız başına kaçak olarak Altı keseğe gelmiş olan Lov Devlet Mırza ile başlamış. Bu zat uygun bulduğu misafir odalarını kullanarak köyün gençlerine hem okuma yazma öğretir, hem de bilgi aktarırken sık, sık şu sözü söylermiş: “En azından okumasını yazmasını öğrenin! Hiç mi değil askerde kendi mektubunuzu kendiniz yazarsınız.” Rus’larla Japon’lar arasında 1904 -1905 yılında meydana gelen savaşa, binbaşı rütbesiyle katılan ve bacağından aldığı yara nedeniyle birazda aksayan bu değerli zat: 1939 da başlayan Rusya Almanya savaşında, Almanlar üstün geldikçe geri dönme konusun da ümitlenir ve çevresindeki-lere “İnşallah o cennet vatana sizleri de beraberim de götürüp dönecem” dermiş… Bu zatın emeği ve hatırasına dönük olarak, Kokoa Selattin’e nerede okuduğu sorulduğunda: “Ben Devletmırza Üniversitesi Mezunuyum” dermiş. Okullaşma: Resmi olarak 1940 yılında Eğitmen dersliği olarak başlamış, 1945 yılında yeteri büyüklükte yenilemek istenmiş fakat başarılamamış ve 1947 yılında devlet katkısı ve imece usulüyle öğretmen evinin de dâhil olduğu bir ilkokul yapılmıştır. Bu okulun yapıldığı yerin Kokoa’lara ait olduğu ve yerine köyün başında, Sellektör binasının aşşağısındaki yol ve ırmak arasındaki yerin verildiği bilinir.
Yolcu, Çı kapxara ve ilk dönemlerin selamlaşma tarzı

MİSAFİR:
Köyde her ailenin olmasa bile bazılarının, her zaman misafir kabul edileceğini simgeleyen ve önünde at bağlamaya uygun, çatal kuru bir ağaç dikili olduğu (Çı-kapxara) ve diğer mekânlardan bağımsız bir de misafirhaneleri vardı. (Sas-mıhara) kapısı daima açıktı, buraya her yolcu, yolu düştüğünde her zaman inebilirdi, o anda evde kimse olmasa bile komşular atı görünce misafir geldiğini anlar ve ilgilenirlerdi.
KOMŞULUK: Komşu komşunun acısını taşımak, sevincini paylaşmak, daraldığında ihtiyaç duyduğu herhangi bir şeyi komşusuna açmak ve karşılamak durumundaydı. Bir Aile de bebeğin dünyaya gelmesi, uzun bir yolculuk, askere gidilip gelmeler, kız veya gelin sözü kesilmesi gibi herhangi bir durumun meydana gelmesi halinde Komşular, köy halkı ve mahalleli olanlar, özellikle kadınlar o aileyi ziyaret etmeyi ihmal etmez, duruma göre göz aydını verir veya temennilerde bulunurlardı. Etraflarında hasta varsa sorarlar veya sordururlar, akşamları pişen değişik türdeki yemekten belki canı çeker diye bir miktar gönderirlerdi. Zaman, zaman yaşlılarda bu tarzda hatırlanırdı. İlk çocuğun hayata gelişinde, Halalar salıncak kurar köyün genç kız ve delikanlılarının eğlenmelerini sağlardı. Gelin alınmasında bütün köy, yakın veya uzak bütün akrabalar yardımlaşırdı ve gelinin getirilmesine köyde yaşayan her aileden mutlaka biri katılmaktaydı.
Eski tarz taziye veriş

ACININ TAŞINMASI:
Köyden biri kaybedildiğinde bütün köy halkı onun matemine girerdi ve o gün çalışılmazdı. Birileri kefen tedarikiyle, birileri kabir hazırlamayla, birileri çevreyi ve hısım akrabayı haberdar etmekle uğraşır. Komşular gelenlere kılavuzluk eder, birileri de acı sahiplerinin işaretine, vasiyete göre, ya besili bir tosun veya düve yoksa söylenilen kadar koyun keserek etler, cenaze kalkmadan önce, bütün köy halkına pay edilir, zengin fakir ayırımı yapılmadan herkese dağıtılırdı. Cenaze kalkmadan önce kimse yemez içmez ve köyde baca tüttürülsün istenmezdi.
DEFİN ve TAZİYE:
Evin avlusunda büyük kazanla su ısıtılır, Cenaze öldüğü odada evin içinde yıkanarak hazırlanır, bir rahmet duasıyla oradan alınarak, toplanan cemaatle birlikte doğrudan doğruya kabristan girişindeki musalla taşına götürülür, namazı orada kılınarak toprağa verilirdi. Talkın verilmeye başlayınca acı sahipleri daha önce hareket eder. Cemaat da dağılmadan arkalarından gelerek evin önünde: Acı sahipleri ile köyde yerleşik olanların arkaları evin girişine dönük biçimde yan yana sıralanırlar. Dışardan gelmiş olan cemaat ta karşılarında ayni biçimde saf tutar. Önce Hoca Efendi Dua aldırır, arkasından dışardan gelen büyüklerden uygun olan biri, ileri çıkarak cemaat adına taziyede bulunulduktan sonra bir büyük eşliğine içeri girmesi gereken lerin dışında dışın da kalanlar, dışardan gelen herkes dağılırdı. Komşuların orta yaş gurubundan olanlar, dışardan gelenlere kılavuzluk eder, karşılar, uğurlar ama evlere buyur ederek namaza hazırlanmalarının dışında yeme içme gibi ağırlamalara yönelmezlerdi
YEMEK:
Bu arada komşular, hem kalan misafirlerle, hem acı sahiplerinin periyodik işleriyle ilgilenir. Akşam güneş battıktan ve ev tenhalaştıktan sonra komşulardan biri evlerinde hazırladıkları yemeği getirerek hem misafirleri hem de acı sahiplerini yedirirlerdi. Orada bulunan büyüklerden birkaçı da, tok olsalar bile yemesi gerekenleri zorlamak için sofraya oturmak zorundaydı. Komşular anlaşarak bu durum sabahları, öğlenleri de tekrarlanır ve bu komşu yemekleri misafirlerin dönüşüne kadar sürdürülmeye çalışılırdı. Ayrıca cenazenin ertesi günü, komşu hanımları akşama doğru yas evinin mutfağında lokum (yağda hamur) kızartarak çocukların aracılığıyla herkese tabak, tabak göndererek tattırmaya çalışırlardı. Bu durum, ölünün kırkı çıkıncaya kadar her Cuma akşamı tekrarlanırdı.
AĞIT:
Ailenin gelinleri, kadınların bulunduğu odanın kapı tarafındaki duvara yan yana sıralanır, ayakta ve ellerinde mendilleri, "makamik” bir üslupla ve rahatsızlık vermeyecek bir ses tonuyla; yürekten ağlayanların (özellikle görümcelerin) acısını örtmeye çalışırlardı. Bu fazla uzun sürdürülmez, oradaki yaşlı hanımların müdahalesiyle susturulurdu. Aşırıya gidilmesi erkeklerin tepki göstermesine neden olabiliyordu ve bu özenli ağıt tarzı, odaya her yeni katılan kadın için tekrarlanırdı. Acı sahipleri tıraş olmazlar, giyimlerine dikkat çekecek gibi özen göstermezler, mecburiyet olmadıkça dışarı çıkmazlardı. Aile büyüğü en az kırkı çıkıncaya kadar evden, odasından ayrılmaz ve taziyeye gelmeler sürdüğü müddetçe komşu yaşlılarından biri onu yalnız bırakmamaya, devamlı refakat etmeye çalışırdı.
KIRKI:
Ölüm yaz mevsiminde meydana gelmişse: Cenazenin kaldırıldığı günün ertesi sabahından itibaren Köyün imamı, sabah namazını takiben kabristana çıkarak mezarın başında, soğuk yâda yağışlıysa cami içinde kırkını okur ve kırkıncı gün evde mevlit ile birlikte katılanlara yemek verilirdi. Ölenin giysileri, fazla geciktirilmeden haftası içinde, ölenin yakınları tarafından yıkanır, ütülenir ve bohçalanarak (paketleme) cenazeyi yıkayana gönderirler, oda ihtiyaç sahiplerine gizliden dağıtırdı.
Çerkesler İnsana verdikleri değeri, onu kaybettikten sonra, bir bölümü yukarda anlatılan Altıkesek'teki uygulamalar gibi: Hayatı tersinden okuyarak göstermişlerdir.
Üç ayaklı Klasik Sofra: Ğayşa, Ane

BESLENME VE AĞIRLAMA
Eskiden kış aylarının dışında zamanlanmış öğün yemekleri yoktu. Çalışmaya gidenler azıklarını beraber götürür kuşluk ve öğle sonu yemek yerlerdi, birde akşam eve döndüklerinde… Evde kalanlara sabah çorba (Kurpa-Hantxups) veya Kalmıkçay hazırlanırdı. Şeker çoğaldıktan sonra bunların yerini çay sofrası almıştır. Dört ayaklı masa türü dönemine kadar arada, daha geniş çaplı Metal Sini kullanıldıysa da genelde: Yukarı resimde görülen üç ayaklı Kılasik Çerkes sofrası kullanılmıştır. Tüketilen yiyecekler Tahıl, Et, Süt, Bal ve Baklagiller ağırlıklıydı. Altıkesek’te Meyve ve Bahçecilik olmadığı için diğer ihtiyaçlar, Patates dahil başka yörelerden ya takas yoluyla yada parayla temin edilirdi.
Eve misafir geldiğinde; fazla geç kalmadan hazırda olanlardan basit bir sofra hazırlanması adettendi. Evde bu konuda ikram edilecek uygun herhangi bir şey yoksa, yağda kızartılmış yumurta ile beraberinde yoğurt veya çay sunmakla ayıp giderme kolaylığı sağladığı için yumurta eksik edilmezdi; olmasa bile komşudan alınırdı. Dolaysıyla misafir için hazırlanacak esas sofra, akşam gün batımından sonra başka birilerinin de beraber olacağı şekilde ikram edilirdi. Esas ağırlanmak istenen misafir hemen gitsin istenmez, ertesi veya üçüncü gün Koyun türünden bir kurban (Nış, Aşta) kesilerek, misafire uygun yaş gurubundan birileriyle birlikte yemek yedirilerek onu re edilmek istenirdi ve böylesi sofrada yarım sağ baş bulundurulması usuldendi. Yemek düşüncesiyle hazırlanan hiçbir sofrada alkol türünden içki kullanılmazdı. Onun uygulanışı hayli farklıydı.
Ağaç köprü yerine yapılan betonarme köprü 1955

KÖYÜN ARSIZLIĞI…
Eskiden Zamantı ırmağı üzerinde sadece iki köprü vardı. Biri Tahta köprü köyünün köprüsü, diğeri Altı kesek köprüsüydü. Uzun yaylanın iki yakadaki köylerinin birbirlerine ulaşabilmeleri ancak bu iki köprüden birini kullanmakla mümkün olabiliyordu. Dolaysıyla Altı kesek yolu daha kestirme olduğu için tercih sebebiydi. Gelin almalarda, Altı keseklilerin gelincilere, giderken değil dönüşte uyguladıkları adetsel şakalar nedeniyle bu köprünün aşılması biraz zor olmaktaydı. Usuli olan bu şakalar nedeniyle, bilmeyenler veya fazla ciddiye alıp aşırı bulanlar köyün adını arsıza çıkarmışlardır. Hem adet gelenek bileceksiniz ve hem de onu uygulamaktan kaçınacaksınız, yakışık alırmıydı? İşte bu uygulanan bazı adetsel şakalardan meydana gelen ufak tefek gerginlikler Altıkeseğin adının arsıza çıkmasına neden olmuştur
Çayırlıktan ot çekme

ÇALIŞMA HAYATI:
Altı kesekliler, Makinalaşma dönemine kadar çiftçilikte: Özlü ve daha verimli topraklarını ihtiyaçları kadar ekmenin dışına yönelmemiş ve hayvancılığa ağırlık vermişlerdir. Büyük baş hayvanlar (At, Öküz, İnek, Camız) beslerlerdi. Fakat Koyunculuğa daha çok ağırlık vermekteydiler. Dolayısıyla hem arazi, hem de yerleşim yerleri ona göre düzenlenmişti: Köyün geniş arazisinde hem yaylıma hem de kışın koyunları barındırmaya müsait ağıllar vardı. Ayrıca köyde de her evin kendine göre koyunlarını kapatacağı ağılı ve atlarıyla diğer büyük baş hayvanlarını bakacakları ahırları bulunmaktaydı. Ayrıca yazın sıcağında çıkacakları Toroslar da Tahtalı, Gövdeli, Dumanlı gibi yaylaklar edinmişlerdi ve kışın Yılxı’larını (At sürülerini) Ceyhan, Amik ovalarına indirirlerdi. Dolaysıyla ona göre ücreti karşılığın da Yılkı Çobanları, Köyün Sığırtmacı, Dana, Koyun, Kuzu çabanı, Sağıncıları ve Yaylak Korucuları edinirlerdi. Altıkesek’lilerin bazıları şehirde de evler edinmişlerdi fakat nereye giderlerse gitsinler yaşam merkezleri Altıkesek’ti!..
Her evde kadınların baktığı kümes hayvanları (Tavuk, Hindi, bazılarında Ördek ve Kaz) vardı. Yılxı sürüsünün dışında erkekler, ahırda iki tür at bakarlardı biri binek, diğerleri at arabası koşumu içindi. İneği ve Mandayı sütü nedeniyle beslerlerdi, Öküzü kağnıya koşar ve çalışma hayatında kullanırla dı. Keçiyi, koyun sürüsüne öncülük etsin için az miktarda bulundurur; Merkep, çobanın barxanasını taşısın, Köpekte sürüyü Kurttan korusun için bakılırdı. Köyde dikkat çeken başka bir husus; hayvanları hareket ettirmek için Üvendire ve Meses türü dürtücü aletler kullanılmadığıdır.
Bahar ayı, Koyun ve Kuzular,Toroslarda yayla

YAYLA: Orta Toroslarda ki yaylalara, koyunlar kuzuladıktan, sıcaklar başlayınca çıkarlardı ve Onüç yataktan oluşmaktaydı. Fakat Kırgılı yatağı başkalarına geçtiği için Oniki yatak olarak kalmıştır. İsimleri şöyledir:
(1-Sarıyatak, 2-Ay Mekânı, 3-Deli Alinin Çardağı, 4-Köy Pınarı, 5-Küçük Dumanlı, 6-Büyük Dumanlı, 7-Çebiş Yatağı, 8-Gölyatağı, 9-Kartal Pınarı, 10-Mıcır Boğazı, 11-Büyük Tahtalı, 12-Küçük Tahtalı) yani 12 sürünün barınabileceği (Sivas Fen Müdürlüğünce yapılan ölçümlere göre 248 bin dönüm. 12 yatak) saha olarak 1893 yılında resmen Altı keseğe tahsis edilmiştir. Ondan önce Yaylanın güney tarafında bulunan devlet çiftliği (Sultan Harasına) mal edilmek istenmişse de bunu engellemek için Kulbek Hacının (Yahya) çok gayret sarf ettiği, atının terkisine kefenini bağlayarak “Ölürsem beni oraya gömün” diye köylüleri teşvik ederek karşı çıktığını ve yetinmeyerek Bıjnav Paşa aracılığıyla saraya kadar ulaştığı rivayet edilir...
Kaynar yarmasından sonraki ırmak görüntüsü ve Reoxşarte Göleti

ALTIKESEĞİN SAZLIĞI (Gölet ve Bataklık)
Seyhan Nehrinin ana kollarından biri olan Zamantı Irmağı Altı kesek taraçalarının önünden geniş bir kavis çizerek geçerken, Büyük Çayırlığın bitimi ve Kantax’tan itibaren Kara boğaza doğru bir bataklık, sazlık sahası oluşturur. Bu sazlıkta çeşitli kuşlar barınırdı. Suyunda Sazan, Turna balıkları bulunur, adam boyu Yayınlar yakalanabilirdi. Yazın, hayvanlar için otu olmayanlar; kışın, buz tuttuktan sonra ihtiyacı olanlar çevre köylerden gelerek sazları biçer, kamışları keser, köylerine, şehre götürerek hamam ve fırıncılara satmak suretiyle harçlıklarını çıkarırlardı. Fakat Sivrisinek ürettiği için zararlı yanı da vardı. Kurutulmak istendi ve DSİ nezdinde (1964 yılında) girişimde bulunul du...
Kara boğazlılar, hayvancılıklarının öleceği gerekçesiyle bu işe karşı çıktılar. Altı kesekliler çaresiz kalarak, Kara boğaz köyünün kanalın geçmesi gereken yerlerini Malmüdürlüğü marifetiyle (resmen) istimlak ettirdiler ve oluşturulan heyetin takdirine göre parasını Kara boğaz Muhtarlığı adına bankaya bloke ettiler. Çalışma hızlandı fakat DSİ’nin peş-peşe gönderdiği kanal kazıcı üç makina da bataklığa saplanıp bir kış boyu çıkarılamadan orada kaldı. Ertesi yıl baharın, Altı kesekten Ankara’ya bir heyet geldi: Ziyaret edilecek makama ve teşkilatına hitaben hazırlanan bir teşekkür mektubu ekinde uygun bir çiçek buketi ile Sayın G. Müdür Arif Onat ziyaret edildi. (Bu görüşmeye, o dönemde milletvekili olmayan Şevket Doğan da katıldı) ve çok içten bir karşılama ile sıcak bir kabül görüldü. Bundan cesaret alan köyün muhtarı: Mümkünse bir makine daha gönderilmesi talebinde bulundu! Bunun üzerine Sayın Genel Müdür Onat şunları söyledi: “Mevzu olan makineden elimizde sadece 183 tane var, Türkiye sathında çalışıyoruz, işe yaramıyor ise de bunun üç tanesi sizde. Ama imkân bulabilirsem söz veriyorum bir tane daha göndereceğim. Siyasileri devreye koyan, Kara boğaz muhtarına da söylediğim gibi size de söylüyorum, kanal açıldıktan sonra o toprakların yıkanması lazım, değilse verimli olmaz. Onun için topraklarınızda gölet inşa edilecek, sulama kanalları açılacak söz veriyorum” dediler ve heyet, asansör kapısına kadar bizzat kendisi tarafından uğurlandı.
Köyün Çayırlığını Sulamak için açılan Kanal.

Gölet, Kaynar yarması çıkışındaki, köyümüzün (Kelfatma denilen ve Ajilerin eski ağılının, değirmenin olduğu bölgede) “Reoxşarte”(mal paylaşılan yer) denilen yerin önü kapatılarak yapıldı, sulama kanalları da Potuklu köylerine kadar açıldı. Şimdi bu çalışmalardan en çok yararlananlar başta Kara boğaz, Kılıçmemet, Aşağı ve Yukarı Potuklu köyleridir. Altı keseğe taraf geçirilen kanal, seviye düşüklüğü nedeniyle işe yaramadı ve Irmak yatağından çıkarılan çamurların kıyıya yığılması, dağıtılmaması nedeniyle hem görüntü çirkinliği meydana gelmiş, hem de çayırlar bozulmuş oldu. Yani Altıkesek zarar gördü.
GERİLEYİŞ
Altıkesek’lilerin Anadolu topraklarına intikalinden itibaren, iklim şartları ve edindikleri topraklara intibak etmeye çabalarken; bir taraftan da aralarına katıldıkları toplumun dilini, davranışlarını değerlendirmeye çalıştılar. Biraz bir şeyler öğrenip kendilerini toparlamaya, güçlenmeye başladıkları dönemde Balkan ve I. Cihan Harbi patlak vermiş. (1913, 1914) Henüz hafızalarda yaşayan bir vatan kaybetmiş olmanın telaşıyla ikinci vatanlarını korumaya kalkmışlar ve eli silah tutan insanlarını peş peşe cephelere göndermişlerdir. 400 nüfuslu bu köyden, kurtuluş dönemine kadar 90 kişi gitmiş ve bunlardan sadece 4 dü geri dönebilmiştir!... Dolayısıyla Altı kesekliler, önce insan fakiri düşmüş, çalışma gücünü kaybetmişlerdir. Sonra 1928 yılında yaşanan keven senesiyle hayvanları da telef olmuş ve salgın hastalıklardan da zarar görmüşlerdir... Ayrıca yeni devletin baskılı rejimi, mal sayımı, yol parası, öşür adı altında yapılan zulümler yetmiyormuş gibi bir de 60 hanelik köye 93 hane Göçmen yerleştirmek suretiyle köy her açıdan iyice zayıflatılmıştır. Bu durum ve şartlar altında hareket kabiliyetini yitiren Altıkesekliler: Ne Ceyhan, ne Amik Ovasındaki kışlaklarına, ne Toroslarda ki yaylalarına, nede şehirdeki mülklerine gereği gibi sahip çıkamamışlardır. Dolaysıyla sürgün şartlarında yaşadıklarından daha ağır sorunları Cumhuriyet döneminde yaşamaya başlamışlardır, taki 1940 lı yıllara kadar. Bu tarihte yeni yetişmiş olan gençler, canlarını dişlerine takarak yeniden dirilmeye, tarlalardan ve hayvanlardan edindikleri nemaları uzaklara, 120 Km. mesafedeki Kayseri gibi yerlere, kağnı arabalarıyla taşımak suretiyle paraya tahvil ederek güçlenmeye çabalamışlardır.
Yine o tarihler de: Torosların Tahtalı, Gövdeli ve Dumanlı yaylalarına, Gürün İlçesine bağlı Bey pınar, Güneşli, Börüklü gibi yakın köylerden yapılan müdahalelere ve bazı şahısların zilli yet, mülkiyet benzeri hak iddialarına karşı çıkılmış! Hem hukuki açıdan ve hem de fiili mücadele başlatmışlardır ve bu yaylayı geri kazanma çabaları 1992 yılına kadar sürmüştür. Bu mücadele safhasında Gürün ilçe yönetimi kendi taraflarında olan köylere sıkı destek vermiş ve fakat Altıkesek’lilerin ısrarlı tutumu karşısında Kayseri ile Sivas İl sınırının tespiti zorunluluğu doğmuştur. 1955 Yılında her iki mahalli idare tarafından oluşturulan heyetin, mahallindeki keşif belirlemelerine göre ayni yıl “Üçlü kararname Resmi gazete de yayınlanmak suretiyle: Bu il sınır tespiti Altı kesek lehine olacak şekilde neticelenmiştir.
Bu heyete katılan üyelerden birinin sonradan, etkisinde kaldığı bu keşif olayını şöyle anlatıyor: “Sabahleyin erkenden dağların eteğinde, başları beyaz başlıklarla bağlı, üstlerinde siyah yamçıları, heybetli bir atlı grubuyla karşılaştık. İlk bakışta bu atlıları görünce, inanın üzerimize dağ yürüyor sandık! Bu Altıkesekliler nema nem şeylermiş, hepimizi yedirdi içirdiler ve bizi yolcu ederken şarkı, türkü eşliğinde havaya silah sıkarak ne kendilerin de, ne de bizim jandarmalar da mermi bırakmadılar.”
İshak Kokuva-nın(Kokoa) Diploması

EN ÖNEMLİ KAYIP
Altıkeseğin güçsüz düşürülmesinden meydana gelen en önemli kayıplardan biride: Hem kafkasyadayken hem de Anadolu'ya yerleştikten sonra köy adına tuttukları önemli kayıtlardır. Bütün kayıtlar, onu başarabilecek, köyden okur-yazar olan birine aktarılırdı. Bu son mutemet kişi 30 lu yıllarda vefat etmiş olan “Bic İslam”dır; çocuğu olmadığı için nesi varsa iki mirasçısı tarafından pay edilmiştir. Yıllardan sonra (1964) olay tesadüfen öğrenilince araştırmaya başlanmış, mirasçılarından biri Kulbek Memet, Altın yaldızla yazılmış, el yazması bir Kuranı kerimden başka kâğıt adına hiçbir şey almadığını yeminle ifade etmiş, diğer mirasçı: Sarıoğlan Yahyalı köyüne yerleşmiş olan abisi Osman’ın oğlu, ancak ölümüne yakın bir tarihte: Bir arabanın götürebileceği kadar götürdüğünü, ambarın üzerine yığdığını ve ateş tutuşturmak için her gün bir parça yakarak tüketildiğini itiraf etmiştir. Böylece Altıkesek köyü ile ilgili bilgilerin bir Türkmen hanımın elinde erimiş olması üzüntü verici oluyor. Bunlardan, köyde yaşayan sülalelerle ilgili bilgi içeren kitap vari bir şeyin, kız kardeşinin kocasına intikal ettiği biliniyor, ama oda bulunamadı. Ortaya çıkar mı, çıkmaz mı, ne zaman çıkar bilmiyoruz.
Altıkesk ten Halitbören Muhacir evlerinin görüntüsü

BULGAR MUHACİRLERİ
İlk kafile 1936 Yılın da yazın 28 Hane olarak Trenle gelmiş ve Altıkesekliler, kağnı arabalarıyla Şarkışla ya giderek eşyalarıyla birlikte köylerine getirmişler. Geçmişte kendi soylarının yaşadıklarının psikolojik etkisiyle olacak, Göçmenlere kendilerinden birileriymiş gibi davranmış; yeme, içme ve barınmaları konusunda hayli duyarlılık göstermişler. Buna rağmen muhacirlr, gördükleri coğrafya ve iklim şartlarından hoşlanmayarak rahatsızlıklar göstermeye başlayınca: Bunu fark eden devlet görevlileri, huzursuzluğa neden oldukları gerekçesiyle iki aileyi Elaziz’de yaşama gözetimine almışlarsa da geri kalanlar, bir gece sessizce köyden kaçarak batıya doğru gitmişler. Olaydan haberdar olan devlet bunları takip ederek Bursa da yakalamış ve kışın Jandarma marifetiyle tekrar köye getirilmişlerdir. Eşyalarını getirememeleri ve gördükleri çetin kış şartlarından ürkerek, saklı tuttukları paralarıyla, kendileri için yapılan masrafları ödeme şartıyla, devletten temin ettikleri serbest yerleşim izni ile tekrar Bursa’ya giderek yerleşmişlerdir.
İkinci kafile 1939 Yılında 93 Hane olarak gelmiştir. Bunları da hoş karşılamış, evleri yapılıncaya kadar köylerinde barındırmışlardır. Fakat öncekilere gösterdikleri yoğun ilgiyi bunlara göstermemiş ve ilgililerden: Bunların tamamının arazilerinin kendi köylerinden verilmesini fakat köye yerleştirilmemelerini istemişlerdir. İstek kabul görmüş ve Altı kesek topraklarının en verimli yerleri onlara dağıtılırken; evleri, Halitbören köyünün oturduğu derenin, Altı keseğe dönük kuzey sırtına: 93 Hane ahırı, samanlığı, çevirmesi ve kiremitli çatısı ile o günün şartlarına göre modern sayılacak tipte muhacir evleri yapılmış ve yerleştirilmişlerdir. Aradan yıllar geçmiş ve bir gün Kaymakam Muhacirleri yoklamaya köye gelmiş! Yol üzerinde çocukların oynadığını görünce birinin kolundan tutarak: “Sen nece konuşuyorsun?” diyerek sormuş! Çerkesce konuştuğunu ve Muhacir olduğunu öğrenince: Eyvah, eyvah! Biz Çerkesleri Türkleştirelim derken Türkleri Çerkesleştirdik demiş!...
Köy karşısı ve Bılıra çayırlığı

ALTI KESEĞİN HAVA ALANI
Yıl 1934 veya 35, Çayırlar biçilmiş otların çekimi de bitmek üzere. Kayseri yönünden Malatya tarafına giden ufak bir uçak, köyün önündeki çayırlığın üstüne gelerek dönmeye başlar. Bunu gören Altı kesekliler Teyyarenin inmek istediğini tahmin ederek, el kol hareketleri yapmaya, ceplerinde taşıdıkları küçük aynalarla işaretler vermeye başlarlar ve uçak iner... Fakat Teyyare arızalıdır tamir edilmesi gerekiyor, tamir ekibinin gelmesi beklenecektir. Haber Uzunyayla’ya duyulur ve köylerden arabalarla kadın, erkek ve kızlar ellerinde mızıkaları hiç görmedikleri teyyareyi yakından görmeye gelirler. Çadırlar kurulur, yenilir, içilir, eğlentiler düzenlenir. Askerler hallerinden memnundur, ikinci uçakla gelinip arıza giderildiği halde birkaç gün daha kalınır. Ayrılırken pilotlara hediyeler verilir, onlarda manavra kayışlarına kadar verebilecekleri neleri varsa onları köylüye dağıtarak vedalaşırlar.
Cıjdu da yüzen Kazlar

ALTI KESEĞİN GEMİLERİ
Eskiden, öküzle çalışıldığı dönemlerde, kış boyu ahırda kalan öküz baharın kağnı arabasına koşularak, çocuklarda arabaya bindirilmek suretiyle dolaşarak hamlığı alınmaya çalışılırdı... Öküzden makineleşmeye başlandığı ellili yıllar dönemiydi ve mevsim bahardı. Zamantı Irmağı taşmış, köyün önündeki bütün çayırlık sular altıdaydı. Köyde henüz iki Traktör vardı, üçüncüsü de bir hafta önce alınmıştı... Yeni traktörün sahipleri, herhalde traktörlerinin hamlığını almak istemiş olacaklar ki: Suyun içinde traktörle dolaşmaya başladılar ve göremedikleri çayırın yumuşadığı bir yerde battılar! Onu kurtarmak için diğer bir traktörü götürdüler, oda battı. Diğerini de götürdüler oda batınca traktörleri öylece bıraktı ve suların çekilmesini beklemeye başladılar. Dolaysıyla bu üç traktör milletin ağzında “Altı keseğin Gemileri” olarak ünlendi.
ALTIKESEĞİ ÇEVRELEYEN KÖYLER
Doğu tarafı: Me-ke-ney (Kızılçevlik), Ha-pa-çay (Ba-tır-deog-hab-le, Taşoluk) Lı-ğur-hab-le (Alamescit) Batısı: Kaynar, Ku-na-şey (Ku-na-çey, Halitbören), Je-rış-tey (Yağlıpınar) Güneyi: As-lan kıt (As-lan-hab-le, Karaboğaz), Şe-şen-cam-bo-tey (Aşağı Boran), Yel-höey (Y. Boran) Kuzeyi: Beşkazak-hable (Hilmiye, eski adıyla Domuzdere)
Köyün arkasından Güneye bakış

KÖYÜN ARAZİ Sİ:
Malatya yolundan başlayan, köy önüne ve doğudan köy arkalarına doğru kuzeye uzanan; yer, yer hafif meyilli düzlüklerin, yükseltilerin, derelerin oluşturduğu arazinin adı, güneyden başlayarak şöyledir: Çe-çen-koer, (Çeçenderesi ve sırtı) derelerin en kısa ve köye en uzak olanıdır. Yel-xöey-koar, (Boranderesi) Bu dere köyün aşağı tarafına açılır. Koar-du (Büyükdere) en uzun olan deredir. Kor-bax (Kurudere) aşağısı sonraki vadiyle birleşir. Me-ke-ney-koer (Kızılçevlikderesi) üç köyle sınırdaştır. Kuc-ma-ğö-re (Kurtini) ve Telgraf orta boy düz bir platodur. Her derenin kendi adıyla anılan birde sırtı vardır. Ayrıca Kaynar yarmasının doğu yakasında kalan, Tahtaköprü köyü arazisi ile Hilmiye arazisinin sınırdaş olduğu bölgede, Altıkeseğe ait, Raox-şar-te’nin üst tarafına düşen genişçe bir yaylım arazisi bulunmaktadır ve burası düz bir platodur. Eskiden bu araziye yakın (Kelfatma Reox-xurte bölgesinde) üç koyun ağılı bulunmaktaydı. Yine güneyden Karaboğaz, A.Borandere ve Altıkesek Sınır kesişmesi noktasından itibaren karşı geçe Irmak boyu: Kun-dır, Ça-xır-ta-duv, Cı-jır-ta, Çe-çen-cı-ha, Kıt-cı-koa... Köyün arkası: Kıt-aş-tax, Nı-şın-te-ra (Mezarlık), Tı-şa-ra-koa, Bıc-ra Rı-cıx, Ğa-rır-ta, Kuşa-ra, Çüğğu-ra, Ku-ta-cıx, Cı-ğa-ra. Cı-ğa-ra’dan sonra: To-ba-kap-şı, Xar-taj, Ğa-rır-ta, Reox-şar-ta... Köyün önünden başlayan Halitbören tarafı: Ku-na-çey ça-xır-ta, Kıt-cı-ha, Ğazey-ğamğoe, Kıt-pax-ça-xır-ta, Bı-lı-ra, Ça-yır-du, Kurt-pı-ğoar, Çakmaklı...
MÜNFERİT BİLGİLER
Köyün üst başında Bic Ğalinin evi, evin yanında taş duvarla çevrili küçük bir Gül bahçesi, yukarısında Bic’ların Çeşmesi adı verilen tek oluklu bir Çeşme, Kup Şuayıp’ın evinin olduğu (Kayaların yanı) tasla su alınabilen bir göze; Bu suyun önceleri Lo Emir Beylerin evine pöhrenkle götürüldüğü söylenir. Ajilerin Avlusunda bir su kuyusu, birde Kokoa Emir gilin kapısının önünde bir kuyu vardı. Dolaysıla su ihtiyacı çoğunlukla ırmaktan karşılanmaktaydı ve Kışın ırmak buz tutar, Baltayla veya kazmayla delinerek su alınırdı.
Leyleklerin terk ettiği yuva ve Güz çayırı

Yukarıda görülen üstü tepsili kuru ağaç Bic’ların kapısının önündeki özel yapılmış bir Leylek yuvasıydı. Birde Aji-ların evlerinin karşısında ve ırmak kenarında olan iki büyük Söğüt ağacının biri Leylek yuvalıydı. Irmak kenarı (Köyün önü) şimdiki gibi ağaçlı ve bahçeler çevirmeli değildi. Güvercinler genelde ahır ve ağıllarda yaşar, Kırlangıçlar evlerde, geniş antrelerde yuvarlama ile tavan arasına yuva yaparlardı. Sabahları gün doğarken çayırda uzun uzun öten Turna sesini, uçan Leyleği uçmayan Leyleklerin nasıl selamladığını; akşam gün batımıyla birlikte, kuzeyden güneye toplu halde dans ederek uçan Sığrcıkları seyretmeye ve gün batımından sonra ay ışığında kurbağa seslerini dinlemeye değerdi.
Zamantı ırmağı (Cıjdu) etrafına ve birçok canlıya hayat sunarken, Yaz ve Bahar aylarında “Çiğ ile Krağı” düşmesi nedeniyle köy meyve ve bahçeciliğe müsait değildi. Çerçiler, çoğunlukla merkeplerle Yarpuz üzümü (denen çok şıralı bir üzüm türü) kavun, karpuz getirirler; bazıları Leblebi, kuru üzüm ve Keçiboynuzunu çocuklara toplama yün karşılığında satarlardı. Özellikle Erkiletliler sırtlarında kocaman kumaş bohçalarıyla kapı kapı dolaşır, hanımlara Bez ve Entarilik beğendirmeye çalışırlardı. Sonra Aliminyum ve Plastik kaplar karşılığında Bakırlar toplandı. Seyyar Esans satıcıları, neredeyse Kafkasya’dan getirilen kayda değer Uzunyayla da eser bırakmadılar. Gürün, Malatya’dan kuru kayısı, kuru üzüm, pestil ve pekmez; Maraş’tan Sahtiyan getirilirdi. Soğan, patates, mercimek, kuru fasulye gibi baklagilleri yetiştiren yakın köylerden buğday karşılığında trampa edilirdi.
Halitbören’e yerleşen Muhacirler Irmaktan “Kotane” denen bir bakıma sünger elyaflı uzun otları biçer ve diğer hasır otlarıyla yere serilen türden hasırlar örerlerdi. Avcılıkta yapıyorlardı. Dolaysıyla Irmakta balık, arazide TOY (Yabani kaz) Bıldırcın, yabani Ördek, neredeyse havada katar katar uçan TURNA bırakmadılar… Arazide üç tür hayvan görülürdü Tavşan, Tilki ve Kurt… Bu araziyi süsleyen kendine has çiçekleri, gelincikleri de vardı, Kangal, Yemlik, Madımak, Karamuk, Ebem gömeci vs. gibi yabani yiyeceklerde yetişmekteydi. Çayırlıkta Salep otu, Çüğğüre’de Kuzukulağı, Tege dağında Kengel yetişirdi; bunları tanımadığımız yabancılar gelir toplardı ve birde, Sırtların da göz, göz bölünmüş iki taraflı büyük Hurçları olan, ellerinde ağaç sitilleri ve koltuk altlarından uzattıkları uzun değnekleriyle köpekleri korkutan “Yaman Toplayıcılar” vardı. Hala varımıdır bilmiyorum.
Cami önündeki çeşmenin yapımı 1953 yılıdır. (Sonradan su kaynağı fazlalaşınca evlere de verilmiştir) Kaynar Pınarbaşı yolu, Pınarbaşı Malatya Nato yolu da bu tarihlerde yapılmaya başlanmıştır.
Sellektör kuruluşundan sonra, Köy Mandırası Kaymakam Dursun Toprak Beyin gayretleriyle 1963-67 yılı arasında hayata geçirilmiştir.
Köydeki Koyun Ağılının üzerindeki, takriben 30 cm çapında, neredeyse iki başı pek farklı görünmeyen, 10 metreden daha uzun kalem gibi büyük yuvarlamaların Çakmaklı mevkiinden kesildiği, fakat 1900 lü yıllardan sonra ormanın görülmemeye başladığı anlatılır. Yakacak için odun, Şeker, Yukarıboran yaylası ve daha uzak yaylalardan Kağnı arabalarıyla getirilmekteydi.
Köyde Öküzle çekilen dört tekerlekli araba Bulgar muhacirlerinin gelişiyle birlikte 1938 den itibaren görülmeye başlamasına rağmen at arabalarının dışında bu arabalara itibar edilmemiştir.

Gelin almayla ilgili düğünlerde misafirlere özelde “Bir Dilim Helva” verilmesi ile özellikle “Onure” edilmek üzere BIJA sunulması önemsenen sembol uygulamalardandı. Evlilikte ilk dünyaya gelen erkek çocuk için, Hayat denilen evin büyük Antresin de Salıncak kurulur, tavana yuvarlak halka ekmeği bağlanır. Gençler bu ekmeğe iple tırmanıp dişleyerek yetenek gösterirlerdi. Kızlar Salıncağa bindirilir gençler tarafından neredeyse tavana vuracak gibi sallayarak eğlenir ve bu suretle doğumu kutlamış olurlardı.
Not:
a- Uzunyayla yöresinde Çerkeslerden önce bulunan insanlar, Kışın genişçe bir dam altında hayvanlarıyla birlikte yaşarlarmış. Damın ortasında bir tandır, tandırın üstünde geniş bir örtü ve örtünün altına herkes girerek birlikte yatar uyurlarmış…
b- Uzunyayla bölgesinin çoğu arazisinin, Dulkadir Beylerinin yaylım yerleri olduğu, sonraları Mekke-Medine Vakfına tahsis edildiği daha sonra da: Kafkas muhacirleri gelmeye başlayınca onlara kiralanmak ya da satılmak istendiği, olmayacağı anlaşılınca arazinin serbest bırakıldığı anlatılır.
c- Altıkesekle ilgili, Nart Dergisinde tanıtım yapılacağı haberi üzerine bu yazı, on gün gibi kısa bir zamanda hazırlanması zorunluluğu doğduğu için: Konu gereği kadar araştırma yapılamadan, yeteri kadar bilgi toplanmadan ve Altı keseklilerin oluru alınmadan hazırlanmıştır. Şimdi ise bazı kıssa ek bilgiler ve resimler ilave edilmiştir.
ç- Bu yazıda Sn. Fuat Loğlaroğlu'nun notlarından yararlanılmış,
d- Sn. Muhittin Ünal'ın derleyip 15/12/2007 de KAFDAV yayınlarından olan "Uzunyayla Rapor ve Belgeleri" Kitabının içeriği "Eiji Miyazawa" nın makalesinden etkilenilmiştir.
e- Noksanları olan bu yazının içerdiği, birçok doğrunun yanında birazda magazinsel yanı vardır. Bir tek şahsın dışında olayların aktörlerinden bahsedilmemiştir. Dolayısıyla yazılacak çok şey olabilir. Altıkesekle ilgili bilgi sahiplerinin, sağlıklı katkılarıyla ve hem de yapacakları eleştirilerle bu çalışmanın küçük bir kitapçığa dönüştürülmesi mümkündür. Herkese sağlık ve esenlikler diliyorum.13.01.2009 Ank.
------------------------------------------
C- Yozgat-Sorgun-OSMANİYE Köyü (Low Kıt) Thamadesi

MIQA (МЫКВА ) BEKİR ÖZBEK
Bekir Özbek (Муква)
1942 yılında Yozgat ili Sorgun ilçesine bağlı Osmaniye köyü(Lokt) da doğdu. İlköğretimini doğduğu köyde tamamladı. Askerlik görevini Erzincan’da yerine getirdi (30 ay). Kendisi 6 çocuk babası ve 15 torun dedesidir. 1973’de Almanya’ya çalışmak amacıyla gitti. Rheinland-Pfalz eyaletinin Koblenz şehrinde bir metal fimasında 6 yıl kadar çalıştı. 6. Yılın sonunda dogduğu köye dönüş yaptı.
Kendisi dönüş yaptıktan sonra çiftçilik ve zirai faaliyetlerde bulundu ve 1983-1988, 1988-1993 ve 1998-2003 yılları arasında olmak üzere 3 dönem muhtarlık görevinde bulundu. Bu görevi süresince onunla çalışan azaları;
Abdullah Rüzgar (Напщы), Şerafettin Günen (Гвана), Münir Demir (Ажи), Mehmet Eser (Уаз)
Muhtarlığı süresince köyünde bulunan bir çok eksikliğe kendisi ve ekibi çalışarak ve üreterek yanıt verilmesini sağladılar. Bunlardan bazıları ise şunlardır;
83 yılında yaşanan sel felaketi köye büyük zararlar açmıştı, bu felaketten tekrarlanmasını önlemek adına yetkili makamlara başvurarak komşu köylerin hudutlarından uzanan 7 km uzunluğunda kanal açıldı.
Köyde o zamanlar şebeke suyu bulunmamaktaydı ve gereken takibat Köy Hizmetlerince yaptırılarak köyün şebeke suyu bağlandı.
Köyün okulunun ihata duvarı çevrilmesi ve yolunun yapılması için müracatlarda bulunuldu ve yerine getirildi.
Köye kadınlar için halı dokuma kursu getirtildi.
330 m2 alanı olan çok teşkilatlı köy odası yaptırıldı.
86 yılında köy minaresi, diğer kölerin hiçbirinde bulunmayan Nevşehir yonu taşından yapıldı.
Mera- ıslahiye yapılarak köyün mera arazisi genişletildi dolayısıyla köyün geliri de artırılmış oldu.
Meralara ve köyün içerisine çeşmeler getirildi.
2003 yılında ise görevini devretti. Şu anda kendisi emeklidir fakat çiftçilik hayatı, çalışkanlığı ve üretkenliği devam etmektedir.Buraya kadar,Bekir”in kendi anlattıkları…
Muka Bekir için biyografide yazılanlar bence çok azdır.Muka Bekir her şeyden önce akıllı ,zeki büyük bir hafızaya sahip kişidir.Şöyle ki;Sorgun Osmaniye köyünde Muka Bekir den yaşça büyük başka kişilerde vardır.Ama bu kişiler Muka Bekir”in hem dinsel hem tarihsel ve hemde sosyolojik olaylardan haberdar olduğu ve bilgilere sahip değildir.Bu yüzden Muka Bekir”i Osmaniye köyü thamadesi olarak seçmeyi ve yazmayı uygun bulduk.
Muka Bekir:Tarihsel ve Osmaniye köyü ile ilgili bilgileri hem dayısı KATRE ve hem de diğer büyüklerinden almıştır. Örneğin,Osmaniye Köyünün kuruluşu,Osmaniye köyünün kuruluşunda hangi sülaleler vardı Köyün yaklaşık nüfusu ne kadar dı.Aristokrat aileler kimlerdi? Yok olan sülaleler ve köydeki yerleri.Halihazırda köyde yaşayan sülaleler ve sayıları köye ilk içme suyu nasıl getirildi.? Köyün kuruluşunda Önderlik eden Belağ Zekeriya Efendi,köye su gelince ne dedi? Kara Hacının harmanın da su konusunda nasıl konuştu ? Cena sülalesi (Şahan”ın babası) Şow sülalesi,Rısta sülalesi,Acbek sülalesi,Canımbay ve Kanşoka vede Tug sülalesi ve Belağ vede Çktu sülalesi konusundaki bilgi aktarımı bizler için büyük bir kaynaktır.
Muka Bekir,aynı zamanda habze adımıdır.Hayatı boyunca Abaza habzesini yaşam düsturu olarak benimsemiş,ana diline önem vermiş ana dilini çocuklarına ve torunlarına öğretmiştir.Bazı yeğenleri mükemmel Abaza ca konuştukları gibi Abazaca okuma yazmamasını da bilmektedirler.
Muka Bekir”in en büyük özelliklerinden biride Ana Vatanına ve halkına bağlılığıdır.
Abhazya-Gürcistan savaşına oğlunu gönüllü olarak göndermiştir.Oğlu bu savaşta yaralanmış ve gazi olmuştur.Sevgi ve saygıdeğer okuyucular.Muka Bekir için anlattıklarım çok azdır.Ama yazdığım yazı serisi oldukça uzun bir yazı.Muka Bekir”in anılarında olan,ama her zaman anlattırabileceğimiz bir kitaplık hatıra ve bilgileri mevcuttur.Eğer ;değerli okuyucular arzu eder ve istekte bulunurlarsa Muka Bekir”in Tarih-Sosyal Bilgi dolu dağarcığını açtırıp siz değerli okuyuculara aktarabiliriz.Ben kendi şahsım için Muka Bekir”e sağlık sıhhat dolu uzun yıllar diliyorum.Aktardığı bilgiler için teşekkür ediyorum.
KOPSİRGEN ORHAN






0 Yorum