Güç, Hukuk ve Yeni Dünya Düzeni: Modern Haydutluk Çağı
Tarih kitapları 1648 Vestfalya Barışı’nı, Avrupa’daki mezhep savaşlarını bitiren bir antlaşma olarak kaydeder. Aslında bu antlaşma, akraba monarkların basit bir "pasta bölüşümü" olmaktan ziyade, modern uluslararası sistemin temellerini atmasıyla tarihteki yerini almıştır. Devletlerin egemenliği ilk kez bu antlaşmayla tescil edilmiş; devletler, kendi topraklarında "üst otorite" olarak kabul edilmiştir. Ulus-devlet mantığının güç kazandığı ve dış ilişkilerde "eşit devlet" fikrinin yerleştiği bu süreç; bugünkü diplomasinin, sınırların ve egemenlik anlayışının ana iskeletini oluşturmuştur.
Güç, Hukuk ve Yeni Dünya Düzeni: Modern Haydutluk Çağı
Tarih kitapları 1648 Vestfalya Barışı’nı, Avrupa’daki mezhep savaşlarını bitiren bir antlaşma olarak kaydeder. Aslında bu antlaşma, akraba monarkların basit bir "pasta bölüşümü" olmaktan ziyade, modern uluslararası sistemin temellerini atmasıyla tarihteki yerini almıştır. Devletlerin egemenliği ilk kez bu antlaşmayla tescil edilmiş; devletler, kendi topraklarında "üst otorite" olarak kabul edilmiştir. Ulus-devlet mantığının güç kazandığı ve dış ilişkilerde "eşit devlet" fikrinin yerleştiği bu süreç; bugünkü diplomasinin, sınırların ve egemenlik anlayışının ana iskeletini oluşturmuştur.
Zaman içerisinde uluslararası hukuk mekanizması gelişmiş ve belirli bir çerçeveye oturmuştur. Özellikle 1945 sonrası; Birleşmiş Milletler ve bağlı sözleşmelerle uluslararası sistem, insan hakları ve evrensel değerler çerçevesinde revize edilmiş gibi görünse de, esasen tamamen galiplerin kontrolünde yeniden dizayn edilmiştir. Modern Batı, sömürge sistemini; demokrasi, insan hakları, hayvan hakları ve çağdaş yaşam normları ihraç ederek "uygarlaşma" kisvesi altında devam ettirmiştir.
"Demokrasi İhracı" mı, İstikrarsızlaştırma mı?
Ancak bu madalyonun öteki yüzü oldukça karanlıktır. Batı, kendi çıkarlarıyla örtüşmeyen coğrafyaları, işine geldiğinde sığındığı uluslararası hukuku bahane ederek ya doğrudan işgal etmiş ya da vekil güçler aracılığıyla "demokrasi ihraç ederek" medenileştirme iddiasında bulunmuştur. Gerçekte ise bu müdahalelerin adı "medenileştirme" değil; sistematik bir istikrarsızlaştırma, yıkım ve sömürü operasyonudur.
Dünya bu çifte standardı Irak, Suriye, Filistin, İran ve Libya gibi örneklerle kanıksamışken; dün akşam uluslararası tüm sözleşmeleri hiçe sayan bir haydutluk örneğine tanıklık ettik. Egemen bir devletin seçilmiş başkanının evini basıp, onu kaçırarak kendi ülkesinde mahkemeye çıkaracağını söyleyen bir devlet adamını değil; adeta bir çete reisini dinledik. Bu durum, modern sistemin maskesinin tamamen düştüğü andır.
Hobbes’un Haklılığı: Güç Kimdeyse Hukuk Odur
Thomas Hobbes’un yüzyıllar önce vurguladığı gibi: "Devletler üzerinde bağlayıcı bir dünya hükümeti yoktur. Hukuk, ancak güçle desteklenirse anlamlıdır." Bu yüzden devletler sürekli bir tehdit algısıyla hareket eder; dostluklar kalıcı değil, geçici birer çıkar kesişmesidir.
Bugün uluslararası hukukun caydırıcı bir güçle desteklenmesi mümkün görünmemektedir. Hal böyle olunca, gücü yeten kendi hukukunu dayatmakta, kimse de hesap soramamaktadır. Dünyada saygınlık artık "balıklar ürküyor, turistler rahatsız oluyor" gibi safsatalar üzerinden değil; radara yakalanmayan teknolojiler, hipersonik füzeler ve nükleer kapasite üzerinden ölçülmektedir. Modern dünyanın insan, doğa veya hayvan haklarına verdiği sözde "uygar" değerler; aslında birer erdem göstergesi değil, yapacakları yıkımların üzerini örten birer maskedir.
Avrupa: Çağımızın "Hasta Adamı" ve Yeni Bloklaşmalar
1945 sonrası güvenliğini tamamen ABD’ye yaslayan; nesillerini ruhsuz, seküler, liberal ve inançsız bir ütopya ile yetiştiren Avrupa artık yalnızdır ve çağımızın hasta adamıdır. Yıllardır şımarttıkları ve ardına sığındıkları kriterleri bahane eden, ancak bu kriterlere uymayan birçok devleti birliğe alıp Türkiye’yi oyalayan Almanya-Fransa ikilisinin son dönemdeki "Türkiye ilgisi"; bir aşkın değil, Türkiyesiz bir güvenlik mimarisi kuramayacakları gerçeğiyle yüzleşmiş olmalarının sonucudur. Bu, düne kadar terörle mücadele için bile Türkiye’ye silah ambargosu uygulayan AB’nin çaresiz çırpınışıdır.
Dünya, yeni bir paylaşım ve düzenin sancılarını çekmektedir. Bu yeni haritada muhtemelen Güney Amerika ve Venezuela ABD’nin, Ukrayna’nın bir bölümü Rusya’nın, Tayvan ise Çin’in payına düşecektir. Orta Doğu’da ise ABD’nin taşeronu İsrail ve müstemlekeleşmiş Arap devletleri bu yeni statükonun figüranlarıdır. Bölgede kartlar yeniden dağıtılmaktadır: Yunanistan-Güney Kıbrıs-İsrail bloğunun hamleleri, Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri ile Yemen denklemindeki hareketlilik ve İsrail’in Somaliland’ı tanıyarak pozisyon alması, bu kapsamdadır.
"Terörsüz Türkiye" ve Beka Zorunluluğu
Türkiye, bu sertleşen dünyada kendi stratejisiyle var olmak zorundadır. Doğusunda İran, batısında ve kuzeyinde ise istikrarsızlaşan bir Avrupa olasılığı her geçen gün artmaktadır. Bu bağlamda; iç huzuru ve safları sıklaştırmayı önceleyen "Terörsüz Türkiye" sürecinin önemi bugün çok daha iyi anlaşılmıştır. Bu kapsamda;
- Somali’de "Uzay Limanı" adı altında yürütülen uydu ve roket fırlatma projeleri,
- Libya, Suriye ve Sudan’daki stratejik faaliyetler, birer tercihin ötesinde beka zorunluluğudur.
İçerideki "Yabancı" ve Tarihsel Körlük
Bugün hâlâ "Libya’da, Suriye’de ne işimiz var?" diyen; milli düşünme becerisinden yoksun, her şeyi siyasi hırsla değerlendiren bir kitle maalesef vakıadır. Öyle ki, Venezuela başkanına yapılan haydutluğun aynısının Türkiye’de de yaşanmasını içten içe dileyenler olduğunu bilmek üzücüdür. Bütün dünya bu haydutluğa karşı ayağa kalkarken; sırf Maduro’nun Cumhurbaşkanımız ile olan yakın dostluğundan dolayı bu hukuksuzluğu bile göremeyen, ülkesini gidip bu kan emicilerin sözde birliklerine şikayet edenlerin de bir gün yine bu devlet tarafından kurtarılması gerekecektir.
S-400 savunma sistemlerinin neden alındığını sorgulayan, sokak sokak gezip sığınan insanlarla olan tarihsel ve kültürel bağlarımızı yok sayıp yabancı düşmanlığı ve ırkçılığı hortlatmaya çalışan tiplerin de bu ülkenin vatandaşı olduğu gerçeğini unutmadan, iki kat daha güçlü olmak durumundayız.
Tarih, ders alınacak en büyük olgudur. Bu millet; Jön Türklerden İttihatçılara uzanan süreçte Batı dalkavukluğunu medeniyet sanan, kendi hırsları pahasına ülkelerine ihanet eden ve kendi başbakanını asan sözde milli birlik komiteleri, Ali Kemaller, Prens Sabahattinler ve Damat Feritler görmüştür.
Unutulmamalıdır ki; geleceğin dünyasında egemenlik, kağıt üzerindeki sözleşmelerle değil; sahada, havada ve denizde korunan, kenetlenmiş bir halk ve çelikten iradeyle savunulacaktır.
Atanur AKSOY






Benzer Haberler
Güç, Hukuk ve Yeni Dünya Düzeni: Modern Haydutluk Çağı
Sergey Kiriyenko’dan Abhaz Devlet Televizyonu ve Abaza TV’ye Özel Açıklamalar
Bir Baba Ocağında Dirilen Hayat
MUTLU YILLAR
DAÇA DEVRİ ONAYLANDI
KONCA LİSTESİNİ AÇIKLADI
GÜRCÜ BAĞLANTISI
100. YIL COŞKU İLE KUTLANIYOR