Lütfen bekleyin..
DOLAR
istanbul
24°
19 Temmuz 2018, 06:31

Mahinur Tuna Papapha

Murat Yağan'ın ardından

21 Aralık 2013, 23:55

         Murat Yağan gibi değerli bir büyüğü kaybetmekten ötürü duyduğum üzüntü,  sağlığında gerekenleri yapamamış olmaktan dolayı duyduğum üzüntüyle birleşince katmerlendi. Mekanı cennet olsun. Onu 2002 yılında tanıma şansım oldu. Kebzeh toplantıları nedeniyle İstanbul'a gelmişti. Böylesine değerli bir büyüğü dinlemek olağanüstü bir zevkti. Türkçe kitaplarını bir çırpıda okudum. O zaman  Kafkasya ile ilgili bir gazetede köşe yazıları yazıyordum, kendisi ile ilgili bir yazı yazdım  ve As Yayın olarak Zafer Süren'le birlikte özel bir söyleşi yaptım. Onları zaman buldukça sizinle paylaşmak isterim. Değerli büyüklerimizi tanımak, onların anılarını dinlemek diaspora tarihimiz ve kültürümüz için çok önemli.

         Bildiğiniz üzere Beyguaa  Ömer Büyüka'nın  kitaplarını Abhazca'ya ve Abhazya'ya kazandırmak için uzun süredir D.Gulya Abhazoloji Araştırmaları  Enstitüsü ile birlikte çalışmaktayız. Bu kitaplardan birine önsöz olarak alınan Murat Yağan'ın anıları, bana çok ilginç geldi. Sizin de ilginizi çekeceğini düşünerek onu kendi sözleriyle anmak istedim. Bu yüzden  2006 yılında İngilizce olarak gönderdiği bu anıları Abhazca'sından Türkçeye  çevirdim. 

 

          MURAT YAĞAN'IN  BEYGUAA ÖMER BÜYÜKA HAKKINDAKİ ANILARI

 

         Ben Ömer Büyüka'yı 1929 yılında İstanbul'da bir bahar günü tanıdım. O zaman ben 14  o da 29 yaşındaydı. Üniversiteyi yeni bitirip geldiği yıldı.

         Yüksek Orman Mühendisi olmuş ve Türkiye Cumhuriyeti devleti adına çalışıyordu. İstanbul'a uzak olmayan ve  Karadeniz kıyılarına yakın bir yerde çalışıyordu.

         1927 yılının 29 Ağustos günü  babamı kaybettim. Ondan sonra benim bir Abhaz olarak, Abhaz gelenek ve göreneklerine göre yetişmem için 1917 yılında babamla birlikte Kafkasya'dan gelen ve 100 yaşlarına yakın bazı büyüklerim gönüllü birer öğretmen gibi beni yetiştirmeye karar verdiler. Beni yetiştirmek için çabalayan insanların sayısı hayli kabarıktı. Kimi özellikle Abhaz geleneklerini öğretmeye çalışıyordu. Kimi at binmeyi öğretiyor, kimi de beni bir asker gibi yetiştirmeye çalışıyordu. Toplum içinde yaşama, insan ilişkileri, nezaket gibi akla gelebilecek bin bir çeşit kural ve kaide öğretmeye çalışıyorlardı. Bazı öğretmenlerimin adını şimdi bile anımsıyorum. Bazılarının da adlarını unuttum. Ama onların içinde 208, 179, 120, 101, 45, 40,29 yaşında olanlar bile vardı. İşte yaş sırasına göre hatırladığım isimler şöyleydi. Darıku Maf, Alxas, Ömer Paşa, Bütba Mustafa,  General İsmail Berkok ve Ömer Büyüka. Önce adını söylediğim üç kişi dedemle birlikte Kafkasya'dan Türkiye'ye gelen kişilerdi. Dördüncüsü Osmanlı paşası Ömer  Kafkasya'da doğmuştu. 1865 göçünde anayurdunu terk etmek zorunda kalıp Türkiye'ye gelmişti. O İstanbul'da büyüdü ve orada eğitim gördü. Ömer oldukça sert mizaçlı, dürüst bir Ubıh'tı. Benim dedem Türkiye'ye gelince onu karşılayanlardan biriydi. Babamdan da dedemden de yaşça büyüktü. Ona çok değer verirlerdi. Kendisi de bizim insanlarımıza karşı çok sıcaktı. Ama özellikle babaanneme daha özel bir değer verirdi. Babaannem ondan yaşça epey küçük olmasına karşın ona çok saygı gösterirdi. İkisi de birbirine saygı ve sevgi göstermekte adeta yarışırlardı. Bunlar karşılaştıklarında birbirlerine karşı uyguladıkları o nazik sevecen ve saygılı davranışlar benim çok ilgimi çeker ve izlerdim. Babaannem dedemle evlendikten sonra dağlık bölgede yaşadığı için uzun süre Ubıh dilinden uzak kalmış olduğundan şimdi dilini paylaşacağı birini bulmuş olmaktan büyük mutluluk duyuyordu. Osmanlı İmparatorluğuna uyum sağlayıncaya kadar Ömer Paşa bizim ailemizi çok büyük bir himaye altına almıştı. Her zaman gözü üstümüzdeydi. O zaman pek anlamamakla beraber sanırım benim xabzeyi öğrenmem konusunda en etkili olan kişi o olmuş. Buna ailem de memnuniyetle iştirak etmişti.

         Daha sonra bu dört kişi aralarında o zaman öğretmen olan Bütba Mustafa Bey'i de alarak eğitime başladılar.  Sonra, Uzunyaylalı Kabardey general İsmail Berkok da öğretmenlerim arasında yer aldı. Ama ben onun öğretilerinden pek yararlanacak ortam bulamadım. Çünkü o askeri akademide askerlik dersleri veriyordu. Sonra da o Ankara'ya taşındı. Ama yine de uzun süre kendisiyle irtibatı kesmedim. Ömer Büyüka benim en son öğretmenimdi. Büyükler onun bendeki yetenekleri ortaya çıkaracağına inanıyorlardı. Çok büyük bir sevgi ile bağlandığım atalarımın kültürü ile yetişmemi sağlayacağına inançları çok büyüktü. Öte yandan yeni yerleştiğimiz ülkeye de uyum sağlamam gerektiğini biliyorlardı ama bunun yanı sıra kendi atalarımın kültürü ile de yetişmemi çok arzu ediyorlardı. Bu işi en iyi başaracak kişinin de Ömer Büyüka olduğunu biliyorlardı.

         Gerçekten Ömer Büyüka bütün bunların üstesinden gelebilecek biriydi ve çok da iyi bir seçimdi.

         Ben bu kitabı hazırlayan ve bana ön söz yazma teklifinde bulunan kişilere çok teşekkür ediyorum. Bana Ömer Büyüka hakkındaki anılarımı tazelettikleri için. Onu anımsamaya başlayınca sonu gelmez düşünceler sarıyordu beynimi. Onlara başlamak ve onları zapt etmek oldukça güç oluyordu. Böylece düşüncelerimin arasından sıyrılıp aklıma gelenlerin resmini çizmeye çalışıyordum.

         Ömer Büyüka sık sık İstanbul'a gelirdi. Yaz tatilini burada geçirirdi. O son Osmanlı paşalarından Loo Hasan Paşa'nın oğlu İbrahim Bey'in ailesinde kalırdı. O da dedeme yakın otururdu. Ben de onu ilk önce burada görmüştüm. Kendisi hayli uzun boylu yakışıklı bir adamdı. Başı tamamen saçsızdı. Tam bir erkek timsaliydi. Kendisiyle selamlaşıp ellerimizi birbirimize uzattık. Adet gereği birkaç söz ettik. Sonra yerlerimize oturduk. Daha sonra benim kendisine elimi uzatıp selam veriş biçimimi çok beğendiğini söyledi. Hem akla hem de kalbe yakın bir davranış, dedi. Kendisiyle aramızda geçen ilk görüşmeden onun edindiği izlenimler benim edindiğim izlenimlerden daha fazlaydı. Bizim dağlı geleneklerimize göre söylemek gerekirse Türk diasporasının kullandığı el sıkışma geleneğini ikimiz de benimsedik.

         İlk karşılaştığımızda, O her şeyden önce Kafkas dilleri hakkındaki sorunlar üzerinde durdu. Özellikle de Abhaz dilinin sorunları üzerinde konuştuk. O tarihsel verilere dayanarak Mezopotamya halklarını ve Kafkasyalıları karşılaştırıyordu. Hitit, Sümer, Asur, Keldan ve Alamit dilleri ve Kafkas dialektleri arasındaki benzerlikleri tespit etmeye çalışıyordu. Bu konuda çok güzel tespitlerde bulundu. Hiç kuşku duymamacasına dünya dinlerinin hepsinin ayni kökten geldiğini kanıtlamakla dünyanın aydınlığa kavuşacağını ve onların içindeki sırların Amısta Kebz denen öğretinin öğrenilmesiyle açıklanacağını belirtiyordu.

         Ailem dede evini yitirdikten sonra da Ömer ile aramızdaki iletişim devam etmişti. O zaman babam da ölmüş ve ailemin fertleri ayrı ayrı yerlere gidip yerleşmişlerdi.  Ben de iki yıl Galatasaray Lisesi'nin Fransızca bölümde yatılı öğrenci oldum. Ailemiz küçülünce annemin boğazdaki yalısına geçtik. Ben Ömer Büyüka ile karşılaşmasaydım gerçekten Abhazlığımı tamamen yitirmiş olacaktım. Çünkü bir Abhaz köyünde yaşama şansım yoktu. Bu sorunu çözebilecek tek kişi de oydu. Özellikle de o zaman köylerini bırakıp büyük kentlere göçen genç kuşaklar için endişe duyuyordu. Onların gerektiği zamanda eğitim alamamış olmalarından ötürü üzülüyordu. O zaman devletin milli politikaları gereği yapılan baskılar Türk kökenli olmayan halklara ciddi bir biçimde yansıyordu. Türk dilinden başka bir dille eğitim görme olanakları yoktu. Bu hakları ihlal edenlerin ağır vergiler ödemeleri gerekiyordu. Hapse atılma tehlikesi de vardı. Ana dili ile konuşma ve eğitim yapma hakkına sahip olanlar azınlık statüsünde olan halklardı. Çünkü onların ayrı okullar açma olanakları vardı. Kafkasyalılar azınlık statüsüne girmiyordu. Onlar Müslümanlığı benimsedikleri için Türk kabul ediliyorlardı. Anayurtlarına dönme imkanları kalmamıştı. Çünkü o zaman oradaki şartlar Türkiyedekinden daha ağırdı. Komünizm denen faşist yaşam biçimi özellikle de Rus olmayan halkların yaşadığı Sovyet Cumhuriyetlerinde adeta bir terör yaratıyordu. (1937 yılları)

         Ömer'le arkadaşlığımız her geçen gün biraz daha güçleniyordu. Çoğunlukla bizim evde buluşuyorduk. İstanbul'un dışında ve İstanbul'a yakın ormanlık bölgelere yerleşmeye başlayan Kafkas kökenli aileler bizi konuk ediyordu. Onunla beraber gezerken oldukça fazla bilgi edindim. Onun sayesinde diğer Kafkas bölgelerinden gelen insanlarla da tanışma olanağı buldum. Bir buluşmamızda bana büyüklerden duyduğu sürgün olayını anlattı. Büyük göç olmadan önce yapılan savaşların tarihini anlattı. Rusya'nın Kafkasya'ya saldırmasından ötürü halkın çektiği sıkıntıları anlattı. O zaman ben kendimi tutamayarak ağlamaya başladım. Sonra kendimi zapt edemeyerek, avazım çıktığı kadar bağırarak hıçkırıklar içinde ağladım. Beni teselli etmek için beni utandırmaya çalıştı. “O, olmaz böyle şey, erkek adam çocuklar gibi ağlamaz. Kendine gel sakin ol !..” dedi. “Peki ne yapmalıyım halkımın acılarına kayıtsız mı kalmalıyım?” diye yanıt verince kendisi de duygulanarak benden de beter bir biçimde ağlamaya başladı. Tekrar karşılaştığımızda “Şimdi yeniden ağlamaya mı başlayacağız?” dedi. Bir gün annemin evindeydik. Üçüncü kattan güneşin batışını izliyorduk. O zamana kadar konuştuğumuz konulara girmeden sessizce oturuyorduk. Sonra sakin bir biçimde ayağa kalktı ellerini beline dayadı. Ben de hemen ayağa fırladım. Bundan sonra uzun süre kendisiyle bir araya gelemedik. Ertesi gün ben Avrupa'ya gittim. Kendisi de başka bir yere tayin olduğundan beni geçirme olanağı bulamadı. O zaman sonsuza dek ayrılacağımızı nereden bilirdik. Ondan sonra onunla bir araya gelme olanağımız hiç olmadı. Bu ayrılışımız 1937 yılında olmuştu.

         Sağ elini kaldırıp doğuya çevirdi ve şöyle söyledi. “Sen, şu tarafta, güneşin battığı yerin hemen arkasında bir ülke daha olduğunu biliyor musun?  Buradan oraya Atlantik Okyanusu istikametinde altı bin kilometre var. O ülkede çok çeşitli halklar yaşıyor. Bu halklardan biri kökenini araştırmaya kalksa  tarihsel köklerine inmek için 9000 yıl geri gidip o döneme dalmak zorunda kalır. O kökler sana ve bana kadar uzanır. Araştırma da orada bizimle biter.  Kafkasyalılardan  bir kişi bu yola çıksa, onun araştırması da kendisinde son bulur.”

         Işıklar içinde yatsın !”

                           

Papapha Mahinur Tuna

  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yazarın Diğer Yazıları
577 gün önce
782 gün önce
898 gün önce
1284 gün önce
1347 gün önce
1607 gün önce
1831 gün önce
1938 gün önce
1961 gün önce
1975 gün önce
İmsakGüneşÖğleİkindiAkşamYatsı
medi
haceri, simya , naturel , dogal , urun , organik sampuan , organik sivi sabun, organik dus jeli , organiMilliSavunmaYusufoğlu Makina ve Kalıp Sanayi
bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=