Lütfen bekleyin..
DOLAR
istanbul
17°
25 Eylül 2018, 16:51

Mahinur Tuna Papapha

Abhazya’da Osmanlı İzleri ve Osmanlıca Mezar Taşları ( Sohumkale Hakkında )

26 Mart 2013, 03:18

Bir Çerkes’e ait mezar taşının okunması sırasında tanıştığımız Sabiha Tak Hanım sayesinde Abhazya’daki bazı Osmanlı mezar taşları ile ilgili fotoğrafları anımsadım ve kendisine bunlardan söz ettim. Bunun üzerine benden bir yazı isteyince memnuniyetle kabul ettim. Bu yüzden Abhazya’daki Osmanlı izlerine kısaca değinmek istedim. Türkiye artık, Abhazya hakkında yeterli bilgiye sahip diyebilirim. 1992-93 Gürcü-Abhaz ve 2008 Gürcü-Oset Savaşı sırasında Türk basını bu konuda tarafsız ve objektif bir tavır sergiledi. Her ne kadar Türk okuru Abhazya hakkında belirli bir derece bilgilenmişse de bilgileri tazelemek ve yenileriyle güçlendirmek yerinde olacaktır.

Güney Kafkasya’nın batı bölümünde, Kafkas dağları ile Karadeniz arasında uzanan, dört mevsimi bağrında barındıran, kıyılarında subtropikal bitki örtüsü, dağlarında bembeyaz karları eksik olmayan bir ülkedir Abhazya…Abhazlar ülkelerine kendi dillerinde eski çağlardan beri “Apsnı”, burada yaşayan insanlara, yani kendilerine ”Apsuwa”, konuştukları dile ise “Apsışüa” derler. “Can, canlı, diri”anlamlarına gelen “Apsı” sözcüğü aynı zamanda “ölü” anlamı da vermektedir. Abhazlar kardeş gördükleri komşu halk Adigelerle birlikte eski Anadolu medeniyetlerinden Hattileri de akraba kabul ederler. Köken olarak kendilerini “Apsil, Sanig, Abazg, Misimyan” adlı antik dönem topluluklarına dayandırırlar.

Yapılan arkeolojik kazılar, Abhazya’da prehistorik çağların hemen her dönemine ilişkin materyaller olduğunu göstermiştir. Dolmenler ve kromlekler dönemin önemli buluntularıdır.

M.Ö.6-5. yüzyıllarda Milet’in kolonisi olan Abhazya o zamana ilişkin haritalarda “Colhis” olarak gösterilir. Eski Yunanlılar Karadeniz sahili boyunca uzanan bu topraklarda Dioskurias (Sohum) ve Pitiunt (Pitsunda) adında ticari koloniler kurdular. Sohum’un “Dioskurias” şeklinde anılmasının nedeni Argonot efsanesindeki ikiz kardeşler “Castor“ ve “Polluks”tur. Kazılarda eski Yunan kültürüne ilişkin yazılar, heykeller, seramikler, paralar ve çeşitli kalıntılar bulunmuştur. İki halkın arasında sosyal, kültürel, ekonomik, politik ilişkiler, özellikle mitolojide önemli etkileşimler olmuştur.

Miladi yılların başında bu merkezlerde yaşayan Yunanlılar Roma lejyonerleri tarafından püskürtülmüş “Dioskurias“ kentinin harabeleri üzerinde İmparator Oktavya anısına “Sebastopolis” adıyla askeri bir kale inşa edilmiştir.

MS 6. yüzyılda bir Bizans kolonisi olan Abhazya, Hristiyanlaşarak Bizans ve Roma kültürlerine yakın yaşamıştır. Abhazya’da o dönemden kalma 8 büyük kilise halen ayaktadır, aile ve mahalle kiliseleri ile birlikte 100 küçük kilise kalıntısı mevcuttur.

Bizanslıların zayıfladığı bir dönemde feodal beylikler halinde yaşayan yukarıda adını saydığımız antik Abhaz boyları birleşerek 8. yüzyılda “Abhaz Krallığı”nı kurmuşlardır. Bir Hazar prensesi ile evlenerek Bizans İmparatorunun da bacanağı olan Abhaz Kralı II. Leon’un kurduğu bu krallık Arapları da yendikten sonra gücünü arttırmış, sınırlarını bu günkü Gürcistan içlerine kadar genişletmiş, bir dönem Ermenistan işlerine de müdahalede bulunmuştur. “Açba” adıyla bilinen ve yazılı kaynaklarda “Anosid” olarak adlandırılan bu hanedanın krallığı 10. yüzyıla kadar sürmüş, son Abhaz kralı Feodosi’nin varisi olabilecek erkek çocuğu olmaması nedeniyle hanedan, kendinden sonra kız kardeşinin oğlu III. Bagrat ile devam etmiştir. Annesi Abhaz, babası Gürcü olan III. Bagrat’ın dayılarının nüfuzu ve desteğiyle Bagrat hanedanlığının yönettiği Abhaz-Gürcü Birleşik Krallığı” uzun süre “Abhaz Krallığı” diye anılmış ve hakim olduğu tüm topraklara da “Abhazya” denilmiştir. 15. ve 16. yüzyıllarda Abhazlar tekrar kendi krallıklarını kurarak Abhaz-Gürcü Birleşik Krallığı’ndan ayrılmışlardır.

Abhazya’da Osmanlı varlığının başlangıcı bu döneme rastlar. Fatih Sultan Mehmed’in bir Ceneviz kolonisi haline gelmiş Sebastopolis’i alıp Sohum-Kale adıyla Batum Sancağı’na bağlaması, daha sonrasında 3. Murat’ın Gürcistan ve Kafkasya fetihleri ve bu süreçte Sohum-Kale’yi Beylerbeyliği yapması ve Çıldır Eyaleti’ne bağlaması, Osmanlı tesirinin Sohum üzerinde etkisinin giderek güçlenmesini beraberinde getirmiştir. Ancak Hristiyan Abhazların 1725 ve 1728 yıllarında Sohum-Kale’de büyük bir isyan çıkarması üzerine Çıldır Valisi Osman Paşa tarafında ayaklanma bastırılarak Sohum ve çevresinde Osmanlı hakimiyeti yeniden tesis edilmiştir. Daha sonrasında Ferah Ali Paşa tarafından yeniden inşa edilen Sohum-Kale, 1810′da Ruslar tarafından ele geçirilmişse de Bükreş Anlaşması nedeniyle kale yeniden Osmanlılara iade edilmiştir. 1828 yılında kalenin ikinci defa Ruslarca işgal edilmesi sonrasında Edirne Anlaşması ile bölge tamamen Ruslara bırakılmıştır. Yaklaşık 300 yıl geriye giden Osmanlı-Abhazya ilişkilerinin bugüne dek gelen etkisi küçümsenemeyecek boyuttadır.

Doğal olarak insan, bu yoğun ilişkilerden geriye ne kaldı, diye soruyor.

Abhazya’nın sözlü ve yazılı kültürü, arkeolojik kazıları, mimarisi, dinsel ve anıtsal yapıları, sosyal, kültürel ve ekonomik yaşamı gözden geçirildiğinde, Eski Yunan, Roma, Bizans, Pers, Arap, Osmanlı, Rus, izlerinin, az yada çok bu güne taşındığı görülüyor. Bu izler özellikle dini inanç ve inanışlara, konuşulan dile ve mimariye yansıyor. Hattilerle akrabalığının izleri de öyle. Abhaz mitolojisinde ve antik dini yaşamında zengin bir Ana tanrıça kültü ile karşılaşıyoruz. Öyle ki tek tanrılı din inancına göre kullanılan “Tanrı” sözcüğü bile kendi dillerinde “Ançüa” (anneler) sözcüğü ile ifade ediliyor. Abhazlar Semavi dinlerin hemen hepsini tanıdıkları halde bu gün kendilerine özgü geleneksel inanç biçimlerini de titizlikle koruyor ve ritüellerini gerçekleştiriyorlar. Onların bu konudaki “İnanç Panteonu” ayrı bir yazı konusu olacak kadar ilginç ve renkli.

M.S. 55 yılında Hz.İsa’nın 12 havarisinden ikisinin gayretleriyle yayılmaya başlayan Hristiyanlık, zamanla Abhazya’da kökleşti. Bu havarilerden birisi Sen Simon yani Aziz Şem’undu ve mezarı Abhazya’dadır. Onun anısına bir de kilise bulunmaktadır. M.S 325 yılında düzenlenen İznik Konsülüne delege olarak Pitsunda Piskoposu gönderildi.

Sözün kısası, bir ülkeye yabancılar geldiğinde o ülkeye dilleri ve dinleri de gelmiştir. Osmanlılar önceleri vergi toplamayı amaç edinmiş gibi görünse de bir yandan dinlerini yaymaya çalışmışlardır.

Osmanlılarla birlikte Abhazya’da göze çarpan en önemli değişiklik İslamiyetin kabulüdür. Günümüzde kimileri “Abhaz nüfusun yarısı Müslüman” diyor, uzmanlar %35′i geçmediğini söylüyorlar. Bu da azımsanacak bir rakam değildir. Kaldı ki “Büyük Kafkas Sürgünü”nün Osmanlı topraklarına yapılmasının en önemli nedenlerinden biri Müslüman oluşları ve Ruslar tarafından kendilerine Hristiyanlığın dayatılmasıdır.

İslamiyetin Abhazya’da yayılması konusunda Osmanlıların çabası vardı. Hacı Bektaş Veli’nin müritlerinden Sarı Saltuk’un, şeyhinin emriyle yanına abdallarını alarak Sinop’tan Sohum’a gitmesi burada bir tekke kurarak şehir halkını İslama davet etmesi, Anapa muhafızı Ferah Ali Paşa’nın Abhazlarla iyi ilişkiler kurması, çabanın küçük örnekleriydi.

Bizanslılar Abhazya’ya geldiklerinde Yunanca mistik bir edebiyat ve yazı geliştirdiklerini biliyoruz. Acaba Osmanlılar bu konuda neler yapmıştı? Bu konuda fazla kaynak olmamakla beraber bazı kaynaklar Abhaz Feodallerinin İslama geçtiklerini, çoğunluğu kırsal kesim insanlarından oluşan halkın önemli kısmının ise Müslümanlığı benimsemediğini, bunun üzerine Osmanlıların Abhaz halkından “Dinsizlik Vergisi” aldığını, Poti işgal edildikten sonra Abhazya kaynaklı köle ticaretinin arttığını, kaydediyorlarsa da Müslümanlık Abhaz yaşamında önemli bir yer tutmuştur.

İlk kez eşimle birlikte dedelerimizin doğduğu bu toprakları ziyaret ettiğimiz 1973 yılı Abhazya’da Sovyet döneminin etkin olduğu dönemlerdendi. Din, gündem dışı bir konu olup konuşulmuyordu. Sadece Pitsunda’daki kiliseyi görmüştük. Ancak o da bir ibadet merkezi olmaktan çok bir konser salonu görünümündeydi. Duvarında dev bir organ (kilise orgu) vardı. Bu müzik aleti ise kilise müziğinden çok klasik müzik konserleri için kullanılıyordu. Daha sonra yaptığım ziyaretlerde de burada din turizmine rastlamadım. Abhazya’ya gelenler bu güzel ve sevimli ülkenin denizinden, güneşinden ve olağanüstü doğasından yararlanıyordu. Ancak geçen yıl bunun tam tersine bir gelişme gözlemledim. Abhazlar 1992-93 Gürcü-Abhaz savaşından zaferle çıktıktan sonra, ülkelerinin bağımsızlığı adına kiliselerine de sahip çıkmışlar. Bu kiliselerdeki din adamları eskiden Rus ve Gürcüler’den oluşurken, şimdi onların yerini Abhazlar almış. Dahası, zamanla dünya çapında çalışmalar yaparak Hristiyan dünyanın ilgisini ve yardımını çekmeye başlamışlardı. Eski kiliseler sırasıyla restore edildi yada edilmekte. Bugün Abhazya’da bu kiliselerde ibadet eden çok az sayıda Abhaz görürsünüz… Çoğunluk, yine Rus ve yabancı turistlerde

Türkiye’nin ünlü fotoğraf sanatçılarından Ersin Alok Bey ve ailesi ile birlikte 2010 yılı Eylülünde Abhazya’ya yaptığımız ziyarette Ersin Bey, Abhazya’nın doğası, mimarisi, özellikle bu tarihi kiliseleri, prehistorik kalıntıları ve güncel yaşamı hakkında çok güzel fotoğraflar çekti, benim de çevirmen olarak yer aldığım bu gezide 300 yıllık Osmanlı kültüründen izler arayıp da bulamamak en çok konuştuğumuz konu oldu.

Oysa Osmanlı tarihine baktığımızda “Abaza” unvanıyla anılan pek çok paşa görüyorduk. Abaza Hasan Paşa, Abaza Mehmet Paşa, Abaza Hüseyin Paşa gibi. Ayrıca adında “Abaza” sözcüğü geçmese de kökeninin Abhaz olduğu bilinen Tunuslu Hayrettin Paşa, annesi Abaza olan Evliya Çelebi ve akrabası Melek Ahmet Paşa, Siyavuş Paşa, Abdi Paşa, Ahmed Hamdi Paşa, Aşçı Mehmet Paşa, Divittar Mehmet Emin paşa, Hüsrev Mehmet Paşa, Siyavuş Paşa, Mehmet Celalettin Paşa gibi daha pek çokları vardı. Osmanlı sarayındaki padişah eşleri ve anneleri de bu ilişkilerin akrabalık seviyesine ulaştırıldığının başka bir göstergesiydi. Osmanlı topraklarında 1864 yılından, yani “Büyük Göç”den önce de pek çok Abhaz izine rastlamak mümkündü. Öyle ki 4. Murat döneminde Abhazların giyim tarzı bile Osmanlı sarayında takdir görmüş ve “Abaza kesimi” denen bir moda yaratılmıştı. Peki Osmanlıların Abhazya topraklarında bıraktığı izler nelerdi, merak ettiğimiz konu buydu.

Yaptığım gezilerde Abhazya’da Osmanlılardan kalma bir cami, han, hamam, çeşme gibi bir yapı var mı sorusuna olumlu bir yanıt alamadığımı itiraf etmeliyim. 2008 yılında, hiç değilse herkesin bildiği “Sohum Kalesi” nerede? Bari onun yerini göreyim dediğimde aldığım yanıt beni şaşırtmıştı. Meğer her gün önünden geçiyormuşum da haberim yokmuş. Limandaki bu kalıntıların o zaman fotoğraflarını çekme şansını yakaladığım için mutluyum, çünkü bu gün bu kalıntıların tam ortasına bir kafeterya kurulmuş. Kafeteryayı gördüğüm günden beri hep “Sohum Kalesi” üzerine bir şeyler yazmak ve dikkatleri buraya çekmek istemiş ama başaramamıştım. Sabiha Hanım bana bu fırsatı verince biraz içimi dökmek istedim.

Sohum Kalesi’nin kapısındaki kitabe bu gün Topkapı Sarayı’nın 2. avlusunda bulunuyor. Bu kitabe III. Ahmet (1703-1730) zamanında yazılmış ve kale kapısına konulmuş. Kitabe Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın (1760-1730) Sadrazam olduğu 1718 tarihinden sonra yaptırılmış. Sohum-Kale’yle ilgili Osmanlı arşivlerinde azımsanmayacak derecede belgeler var. Kale Abhazya’da Grek, Roma ve Bizans döneminde de varmış. Osmanlılar mevcut kaleyi tahkim etmiş ve 1573’den 1810 yılına kadar bu kalede kalmışlar. Yine belgelerdeki “Sohum-Kale Müderrisliği”, “Sohum Kalesi Camii Şerifi”, “Sohum Kale varoşlarındaki mescit”, “220 yerli cemaatin maaşları” ve “Sohum Kalesinde oturan bazı soylulara maaş tahsisi” gibi ibareler , burada dinsel bir yaşımın varlığına işaret etmekte. II. Abdülhamid zamanında Ruslar tarafından muhasara edilince kalede bulunan 25 kişi, kadın erkek, çoluk çocuk hunharca öldürülmüş, bunun üzerine kahırlanan kale komutanı kitabeyi söküp İstanbul’a getirmiş.

İlginçtir Sohum’un dillere destan döner deniz fenerini ise bugün Trabzon-Güzelhisar Kalesi’nde görmek mümkün. 1835 yılında Trabzonlu Pirzade Mustafa Reis arkadaşlarıyla Sohum Kale’ye bir baskın düzenlemiş ve feneri Trabzon’a getirmiş.

Görüldüğü üzere tarihi “Sohum-Kale”nin her bir parçası adeta ayrı bir yerde. Abhazya’daki Osmanlı izlerinin en iyi sergilenebileceği yerlerden biri olması nedeniyle bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin TİKA, IRCICA vb. kuruluşlar kanalıyla bazı Balkan ve Arap ülkelerinde yaptığı gibi Sohum Kale’nin restore edilerek eski haline dönüştürülmesi için harekete geçmesi, orayı bir Osmanlı Müzesi haline getirmesi herkesi çok mutlu eder. 5000 yıllık bu tarihsel kentte her uygarlığın izi kalmış ama Osmanlı izlerinin üzerine bir kafeterya kondurulmuş. Oysa bu alan hem kazıya hem de restorasyona son derece uygun.

Osmanlı’nın Abhazya’da dini yaşam ve Abhazca üzerinde bıraktığı izler çok olmamakla beraber hiç olmadığı anlamına gelmez. Bugün Abhazya’da Osmanlı döneminden kalmış bir tane bile cami yok dedik. Bunun nedenini geçen yıl Abhazya’da yaşlı bir hanımla yaptığım söyleşide öğrendim. Argun ailesine mensup bu hanımın söylediğine göre Sovyet öncesi Abhazya’nın pek çok yerinde mevcut olan ahşap camiler zamanla harap olup yıkılmış. Bunda Sovyet sisteminin her iki dine de takındığı tavrın etkin olduğu söyleniyor. Sovyet öncesi dönemde Abhazya’da pek çok imam bulunduğu, dini eğitimlerini Batum’da alan bu imamların denetiminde ölü defin işlemlerinin İslami kurallara göre gerçekleştirildiğini ve yaygın biçimde oruç tutulduğundan ve kurban kesildiğinden bahseden bu yaşlı hanım, kendisinin de önceleri Müslüman olduğunu fakat bir Hristiyan ile evlenince dinini değiştirdiğini anlattı. 2005 yılında Oçamçıra kıyılarında, “ Burası eskiden camiydi” dedikleri eski ve küçük bir binanın fotoğraflarını çektim. Yanında bir müştemilat vardı, burası imamın kaldığı ev olabilirdi. Cami olarak tanımlanan binanın her tarafı camlıydı ama minaresi kalmamıştı.

Abhazya’da hiçbir zaman Hristiyan-Müslüman çatışması olmamış. Din farklılığı, evlilikleri de etkilememiştir. Üstelik geleneksel inanışlardan bazı kalıntılar da bütün canlılığı ile günümüze kadar ulaşmıştır. Abhazya’da Abhaz-Gürcü savaşından sonra ilk Cumhurbaşkanı seçilen rahmetli Vladislav Ardzınba’nın da desteği ile Sohum ve Gudauta şehirlerinde küçük de olsa birer mescid açılmış ve buralarda görev yapan kişilere resmi statü sağlanmıştır. Bugün Abhazya’da gerek Müslümanlık gerekse Hıristiyanlık kanunlar çerçevesinde resmen temsil konumuna sahiptir.

Diğer bir Osmanlı izi de Abhazya’daki Osmanlıca mezar taşlarıdır. Türkiye’dekileri andıran bu mezar taşları az sayıda da olsa burada Osmanlı ölü gömme geleneklerinin bir dönem hüküm sürdüğünü ve Osmanlıcanın da kullanıldığını göstermektedir. Osmanlıca’nın Abhazya’da kullanıldığını gösteren başka belgeler de var, özellikle de arşiv belgeleri. Bunlardan biri 45 imzayı taşıyan bir mazhar. 1812 tarihli bu mazhar Rusların kaleyi teslim etmediklerini bu yüzden Osmanlılardan yardım istediklerini gösteriyor.

Bana göre diğer önemli bir iz de şahıs isimleri. Rus arşivleri ve sözlü edebiyat ürünleri Osmanlı döneminde Abhazların Müslüman isimleri kullandığını gösteriyor. Bu isimlerin sayısı Abhazca isimlerin sayısından fazla. Hatta bana çok ilginç gelen bir belge var o da Abhaz Kralı Sefer Bey Çaçba’nın çocuklarının isimleri. Kız, erkek bütün çocukları çift isim taşıyorlar. Bir Müslüman bir de Hristiyan isimleri var. Anlaşılan kral bıçak sırtında , Osmanlılara tabi olursa Müslüman isimlerini kullanacak, Ruslara tabi olursa Hristiyan isimlerini. Kral 1810 yılında Ruslara tabi oluyor ama halk onun çocuklarını Müslüman isimleri ile anıyor.

Sonuç olarak Sabiha Tak Hanım’a teşekkür ederim, böyle bir yazı yazma fırsatı vermekle Osmanlı-Abhaz ilişkilerine tarihten günümüze hızlıca göz atmamızı sağladı. Gördük ki bu konuda araştırılması gereken çok şey var.

Umarım bu yüzeysel yazı 300 yıllık Osmanlı-Abhaz ilişkilerini gün yüzüne çıkarmak için bir eşik olur. Osmanlıca okuyup yazabilen gençlerin bu konuya ilgi duymalarını temenni ediyoruz. Özellikle de devletimizin, dünyanın pek çok bölgesinde yaptığı gibi Osmanlı izlerini taşıyan harap haldeki Sohum Kale’sinin onarılmasına katkıda bulunmasını bekliyoruz… Ne dersiniz sizce de gerekli değil mi?

Mahinur Tuna Papapha

 

  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yazarın Diğer Yazıları
645 gün önce
851 gün önce
966 gün önce
1352 gün önce
1415 gün önce
1676 gün önce
1899 gün önce
2007 gün önce
2029 gün önce
2043 gün önce
İmsakGüneşÖğleİkindiAkşamYatsı
medi
haceri, simya , naturel , dogal , urun , organik sampuan , organik sivi sabun, organik dus jeli , organiMilliSavunmaYusufoğlu Makina ve Kalıp Sanayi
bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=