Lütfen bekleyin..
DOLAR
istanbul
23°
27 Nisan 2018, 07:53

Mahinur Tuna Papapha

Abhaz Sürgünü Abhaz Prensliğinin Lağvedilmesi ve Prens Mihail’in Akibeti 8. Bölüm

09 Ağustos 2016, 17:21

Abhaz Sürgünü

      8.Bölüm

         Abhaz Prensliğinin Lağvedilmesi ve Prens Mihail’in Akibeti

Papapha Mahinur Tuna

            Kafkasya  Savaşı’nın sona ermesinden tam bir ay sonra, Rus Çarlığı Haziran 1864 tarihinde Abhaz Prensliğini lağvetti ve bir geçici “askeri-halk yönetimi” kurdu. O tarihten itibaren Abhazya’nın ismi “Rus İmparatorluğu Sohum Askeri Şubesi” olarak değiştirilmiştir. Şube Müdürü olarak 12 Temmuzda General P. Şatilov tayin edildi.

                Abhaz Prensliğinin lağvedilmesi arefesinde Kafkasya Genel Valisi Mihail Romanov, Rus Çarı’na Karadeniz’in doğu sahillerinin kolonizasyonu planını sundu. Çar 2. Aleksandr, Kuban nehri ağzından İngur’a kadar olan topraklara. Kazakların yerleştirilmesini öneren bu planı onayladı.

            Ubıhlar ve Dağlı Abhazlar zor durumda kalmışlardı. Çarlık iktidarı onların derhal anayurtlarını terketmelerini talep ediyordu. Ubıhlar 45.000 kişi ve Sadzlar 20.000 kişi hepsi  Osmanlıya sürgün edildi. Bzıp nehri menbaaındaki Pıshulılardan yaklaşık 5000 kişi aynı akibete uğradı.

            Abhaz Prensliğinin bu kadar uzun süre ayakta kalabilmesi, Prens Mihail Çaçba’nın son yıllarda Kuzeybatı Kafkasya dağlıları olan Sadz, Ubıh, Şapsuğ ve Abzehler üzerinde büyük bir nüfuz sahibi olmasıyla açıklanıyordu. Örneğin, o Ubıhların Rus ordusuna mücadelesini elinden geldiğince desteklemiş, Ubıhlara yardım amacıyla Abhazya’da herkesten zorunlu erzak vergisi toplamıştı. Yönetimin başına geçtiği ilk yıllarda prens, Rusya’nın müttefiki olmuş, ancak 50’li  yıllardan itibaren Osmanlı taraftarı olma eğilimi göstermeye başlamıştı. Rus general Lorris- Melikov, 1858 yılında Çarlığın Abhazya’daki durumu hakkında, “Biz buraya sahip değiliz, sadece işgal ediyoruz” diyerek çok doğru bir tespitte bulunmuştur.

Abhazya’daki özyönetimin karakteristiğinden, prestijli oluşundan Kafkas Dağlılarına Dair Bilgi Külliyatında da (1872, Tiflis) söz edilmektedir. “Bu ülke, 1810 yılından itibaren Rusya’ya ilhak edilmiş sayılıyorsa da” denilmiştir kaynakta. 1865 yılına kadar bizim ilişkilerimiz, yönetimin hükümranla kurduğu temasla sınırlı kaldı. Ülke içindeki yaşam tarzına her zaman müdahale, Çar I. Aleksandr’ın Abhaz hükümranına dahili yönetim hakkı bağışladığı ferman uyarınca, sıkı bir şekilde yasaklanmıştı. Buna dayanarak, yönetimimizin bu ülkenin herhangi bir alanında iç işlerine müdahalesi, hükümranların bizi tedricen askeri polis düzeyine indiren şikayet ve protestolarıyla karşılanıyordu. Rus yönetiminin taahhütleri, ihtiyaç halinde hükümranlık idaresini, gereğinde silah gücüyle de olsa desteklemeye ve hükümranın uygun görmediği şahısların bölgeden sürgün edilmesi veya hapis cezalarının yerine getirilmesi üzerine yoğunlaşmıştı.

1810-1864 yılları arasındaki  “Abhazya’nın Özerkliği” ve “Özerk Hükümran Yönetimi”nden bir çok belgede bahsedilir. Ekim Devrimi öncesi dönemin Kafkasya uzmanı Gürcü tarihçi S. Esadze şunları belirtmiştir: “1810 yılından itibaren hükumet her ne kadar Abhazya’nın kaderinde söz sahibi olmuşsa da, Abhazya 1865 yılına kadar bağımsız bir hükümranlık olarak kalmıştır... Abhazya’nın Rus tabiyetine özerk olarak ilhakından sonra, iktidar eskiden olduğu gibi kayıtsız şartsız olarak hükümranların elinde kalmıştır. Abhazya ekonomik bakımdan da Rusya’ya bağlı değildi. Ülkesinin hazinesi hükümranın elindeydi.”

Eylül 1855’te hükümran Mihail Çaçba, Osmanlı Başkumandanı Ömer Paşa ile bir sohbet esnasında şunları söylemiştir: “Ruslar hükümranlığımın iç işlerine karışmadılar, umarım bundan sonra buna ihtiyaç duymazlar”. Abhazya  hükümranı iç işlerinde bağımsızdı ve yalnızca Petersburg’a ve İmparator’un idaresine bağlı idi. Sadece Kutaisi general valisi değil, Kafkasya Genel Valisi bile Çar’ın onayı olmaksızın kendi başlarına onunla ilgili bir karar alamıyordu. Hatta Çar’la samimi ilişkileri olan Genel Vali N. Muravyev bile, tüm çabasına rağmen, Abhaz hükümranı Mihail’i tahtından indirmeyi başaramamıştı. Çar 2. Aleksandr Haziran 1856 tarihinde Genel Vali’nin dilekçesini redetmiştir. İmparator red kararını, Çar 1. Aleksandr tarafından 17 Şubat 1810 tarihinde Georgiy Şervaşidze’ye verilen yetki beratına dayanarak almıştır. Sözkonusu beratta Çaçba-Şervaşidze’yi “Abhazya Hükümranlığının Varisi” olarak tanımış ve ona yerel yasalarla gelenekler temelinde Abhaz topraklarında yaşamakta olan “halkı yönetme” yetkisi vermişti.

Çarlığa yaptığı hizmetlerinden dolayı son hükümran prens Mihail tümgeneral rütbesi almış ve yaver general ünvanına layık görülmüştür. O, 1823-1864 tarihleri arasında iktidarda kalmış, ancak iktidarını 1840 yılında güçlendirebilmiştir.  Herşey özellikle General N. Rayevsky döneminde değişmiştir. Bir görgü tanığı şöyle diyordu: “O Mihail’i Abhazya’nın gerçek hükümranı yaptı” Mihail, Çarlık süngüleri yardımıyla ülkedeki muhalif feodalleri kendine itaat ettirmeyi başarmış ve dağlılara karşı tedip seferlerine katılmıştır. 1844 yılında Rusya Savunma Bakanı’nın izniyle, siyasi rakipleri başta olmak üzere. İstemediği kişilerin hepsini süreli veya süresiz olarak Rusya’ya sürgün etme konusunda sınırsız yetki sahibi olmuştur.

Prens Mihail Kasım 1864‘te ağır hasta olduğu halde tutuklandı ve önce Stavropole. Ardından Rostov’a sürüldü. 17 Ağustos 1865 tarihinde kesin ikamet şartıyla Voronej’e gönderildi ve kısa süre sonra burada 16 Nisan 1866 yılında öldü. Son hükümranın naaşı Abhazya’ya getirildi ve törenle Mukva Katedrali’ne defnedildi.

Rusya’ya ilhakın ilk yıllarındaki ile 1850’li-60’lı yıllarındaki Abhaz hükümranının aynı olmadığını belirtmemiz gerek. İlhak Hükümran’ın dahili iktidarını güçlendirmiş ve diğer Abhaz feodalleri üzerinde hakim bir pozisyona gelmesine imkan tanımıştır.

Abhaz Prensliği’nin ayırt edici özelliklerinden birisi 19. yüzyılda Doğu ve Batı Gürcü krallıkları ve prensliklerinden bağımsız olması ve Rusya’ya ilhaktan sonra da (1810) kendi devlet yapısını yitirmeden, 1864 yılına kadar özerk yönetim şeklinde devam ettirmesidir.

Aynı zamanda, Doğu Gürcistan’daki Kartli-Kaheti Krallığının tasfiyesi sonucunda Gürcü Devleti de 1801 yılında ortadan kaldırılmış, bölgeye Rus askeri yönetimi yereştirilmiştir. Bu olaylar sonucunda Rusya İmparatorluğu’na Megrel Prensliği 1803, İmeret Prensliği 1804. Gurya Prensliği 1810 da ilhak edilmiştir. Belli bir zaman sonra Batı Gürcistan’daki siyasi yapı dağılmış ve onun yerine 1801 yılında İmeretya’da, 1828 yılında Guriya’da, 1857 yılında da Megrelya’da Çarlık yönetimi ihdas edilmiştir.

1866 Abhaz Ayaklanması ve Prens Georgiy (Gerg Çaçba)

Eski hükümran prens ve siyasi sürgün Mihail Çaçba’nın ücra bir Rus şehrinde trajik bir biçimde ölümünden sonra, Abhazya’da bir isyan patlak verdi. Ayaklanma 26 Temmuz 1866 tarihinde 7000 nüfuslu Lıkhnı köyünde yapılan bir halk toplantısında başladı. Aynı gün isyancı Abhazlar tarafından Sohum Askeri Daire Başkanı Albay Konyar, bürokratlar Çerepov ve İzmailov, 4 subay ve 54 Kazak öldürüldü. Ayaklanma Kaldahuara Köyü’nden Tsabal, Dal ve Sohum’a kadar hızlı bir biçimde yayıldı. Ayaklanmaya 20.000 kadar insan katılmıştı.

İsyana köyülere ilişkin bir reform (kanuni düzenleme) çalışması neden olmuştur. İsyancılardan Mihail (Hamitbey) Çaçba-Şirvaşidze’nin oğlu Prens Georgi Mihailoviç (Hamitbey’in oğlu Gegrg Çaçba) ayaklanma ile ilgili olarak şunları yazmıştır: “Bünyesinde köleliğin hiç mevcut olmamış olduğu bu halka, kendilerine uygulanmayacak bir manifesto ilan etmek, idarenin memurları açısından affedilmez bir hataydı”. Ve ilave ediyordu: “Reformu uygulama görevi verilen memur ve en yakın amirleri ülkenin sınıfsal ilişkilerinin koşullarını tetkik etme zahmetine bile katlanmamışlardı. Mesele şu ki, Abhazya’da fiili olarak kölelik bağımlılığı mevcut değildi... Halk, kendisini kimden ve neden kurtarmak istediklerini bir türlü anlayamamıştı”

İdareciler Abhazların sosyal yaşam tarzı ve sınıfsal özelliklerinden bihaberdiler ve kaba davranışlarıyla (bilhassa Çerepov ve İzmailov) halkı ayaklanmaya tahrik ettiler. Yönetimin esas hatası, Rusya ile Gürcistan’dan farklı olarak, yaşamlarında kölelik ilişkisinin mevcut olmadığı bu küçük ülkenin yerel özelliklerini göz ardı etmesinden kaynaklanıyordu.

Çarlık hükümeti temsilcileri Lıkhnı’daki halk toplantısında belirli bir fidye karşılığında köyülerin efendilerinden azat edileceğini çok kaba bir biçimde duyurmuşlardı. Kendilerini serbest olarak bilen köylüler yani Anhayülar halkın aslını oluşturan çekirdek kısım, buna karşı çıkmış, beyler ve asiller de sahip oldukları insanların, süt kardeşliği bağıyla bağlı oldukları hür fertler değil de, köle telakki edilmelerinden dolayı kendilerini aşağılanmış hissetmişlerdi.

1866 yılında yaşanan bu halk ayaklanmasının etik yönü, üzerinde özellikle durmak gerekir. Abhazların gururuna dokunan ve karşı çıkmaya iten başlıca sebep: “Kendilerine kaba davranılmasıdır”. Prens Giorgiy Çaçba bununla ilgili olarak şunları yazıyordu: “Abhazlar dalkavukluktan hiç hoşlanmazlar, kendilerine kibirli ve aşağılayıcı bir biçimde davrananlardan nefret ederler. Bölge Başkanı İzmailov, bir halk toplantısında, karşısındakilerden şapkalarını çıkararak cevap vermelerini talep etti. Katılımcılardan Mıkamba soyadlı biri ‘Biz şapkamızı sadece kilisede çıkarırız. İzmailov adında bir azizi henüz tanımıyoruz’ şeklinde cevap verdi. Bu cüretkar cevap üzerine hemen tutuklandı ve birkaç ay boyunca Sohum Kalesi’nde tutuklu kaldı.”

Bu tür çatışmalar, halk arasında içten içe homurdanmalar doğurmuş ve ardından 1866 yılında sömürgecilik karşıtı bir milli mücadele niteliği taşıyan Abhaz (Lıhnı) isyanına dönüşmüştür.

Bu isyan hakkındaki haberler tüm Kafkasya’ya yayılmıştı. Kuban’a ilişkin bir belgede: Maalesef 1866 yılı Temmuz ayının sonlarında vuku bulan karışıklıklar, dağlılar arasında hoşnutsuzluğu besleyen yeni bir malzeme olmuştur, denilmektedir. Örneğin Kabartaylar yöneticilere “kendilerinin de Abhazlaşacaklarını” yani isyan edeceklerini ilan ediyorlardı.  İsyancılar ayaklanmanın doruk noktasında, 29 Temmuz 1866 tarihinde yirmi yaşındaki Georgi Çaçba-Şervaşidze’yi Abhazya’nın hükümran prensi ilan ettiler. Ancak Prensliğin devlet yapısının ihyası teşebbüsü başarıya ulaşamadı. Ayaklanma, Kutaisi genel valisi Svyatopolk-Mirski’nin komuta ettiği Çarlık ordusunun gücüyle hızlı bir şekilde bastırıldı, Prens Georgi de Orenburg Askeri Bölgesi’ne  sürgün edildi.

İsyancılara uygulanan Takibat ve Toplu Muhaceret (1867)

                         Dal ve Tsabal’ın Boşaltılması

1866 ayaklanması ile ilgili araştırma yapan ünlü tarihçi G. Dzidzerya “Ayaklanmanın en olumsuz sonuçlarından birinin her şeyden önce Abhaz halkının 1867 yılında Osmanlıya göç etmesidir” der. Ancak göç edemeyen isyancılar acımasız bir biçimde takibata maruz kalmışlar. Kamalar da dahil olmak üzere silahsızlandırma operasyonu yapılmıştır. Kaynaklara göre silahsızlandırma olayı Abhazlar üzerinde son derece olumsuz bir etki yaratmıştır. “Silahı alınanlar ağlıyordu... dağlı silahıyla gurur duyar ve ona tıpkı çocuğu gibi bakar” diyorlardı.

Bağımsızlık yolundaki hareketler güçlendikçe, Çarlığın cezalandırma politikası da sertleşiyordu. Sürgün ve kürek cezası, bu politikaların en mühim araçları olarak öne çıkıyordu. 1866 Ayaklanmasından dolayı halk top yekün Osmanlı topraklarına sürülürken, siyasi mahkumlar da başta Sibirya olmak üzere Rusya’nın değişik bölgelerine sürülüyordu.

1866 yılındaki Abhaz isyanının en acı sonucu Abhazların Osmanlı’ya zorla göç ettirilmeleridir. Nisan ve Haziran 1867 tarihleri arasında yaklaşık 20.000 kişi göç etmiştir. Dal ve Tsabal bölgesi tamamen boşalmıştır. Çarlığın asi Abhazların olmadığı bir Abhazya’ya, Osmanlının ise savaşçı bir halka ihtiyacı vardı. Söz konusu muhacirlik durumunu tetikleyen durum, Eylül 1866 tarihinde Çar’ın Kafkasya Naibi ile Savunma  Bakanı tarafından alınan “Abhazya’dan 1000 ailenin Rusya’nın iç bölgelerine sürülmesine “ ilişkin karar olmuştur. Uygulanması beklenen bu cebri tedbire karşı olan halk, Osmanlıya göçmeyi tercih etmiştir. İçişleri Bakanlığı Kasım 1866 tarihinde Abhazları Novorossiysk vilayetinin steplerine yerleştirme işlemlerinin durdurulduğunu ve “bu sene içinde de uygulanmayacağını” Açıklamıştır. Çünkü gelecekte böyle bir ihtiyaç olmayacaktı, zira binlerce Abhaz yurtlarını terkedip Osmanlı ülkesine gitmişti.

1877 yılındaki Ayaklanma ve Abhazların “Suçlu Halk” ilan edilmesi

Milli-sömürgeci mezalimin artması, 1877 yılında Abhazya’da yeni bir ayaklanmanın çıkmasına yol açtı. Aynı zaman diliminde Kuzey Kafkasya’nın başka bölgelerinde de (Dağıstan, Terek gibi) benzer ayaklanmalar patlak verdi. Bu ayaklanmaların 93 harbi olarak bilinen 1877-78 yıllarındaki Rus-Osmanlı savaşıyla da yakından ilgisi olduğu görüldü.

1877’nin Mayıs ayında Osmanlı filotillasi (torpido ve topçu bombardıman gemileri), General Kravçenko komutasındaki Rus Birliklerinin daha önce terk etmiş olduğu Sohum’u bombaladı. Genel olarak Abhaz muhacirlerinden oluşan birlikleriyle çıkartma yapan Osmanlı ordusu, 13 Haziran’da General Alhazov komutasında olan İlor’daki Rus mevziine taarruz etti. Ancak bu taarruz Rus askerleri tarafından geri püskürtüldü, ardından da Oçamçira yakınlarında Galidzga ırmağında yenilgiye uğratıldılar. Ağustos başlarında, Albay Şelkovnikov komutasındaki Rus birlikleri, “Konstantin” gemisinin topçu desteğinde birkaç gün içerisinde savaşarak Gagra geçitlerinden ve Pitsunda’dan geçti. General Alhazov komutasındaki Rus birlikleri, 20 Ağustos 1877 tarihinde Sohum’a girdi. Osmanlı çıkartma birlikleri, tarafından bombalanan ve ateşe verilen 7000 nüfuslu Sohum, ıssız bir kente dönüşmüştü.

Abhaz halkının Osmanlı tarafında yer alması, 1866 yılında yaşananlarla kıyaslandığında daha şiddetli bir kıyımı beraberinde getirdi. Osmanlı’yı destekledikleri için Gudautada’daki ve Kodor bölgesindeki hemen bütün Abhaz nüfusu “SUÇLU” ilan edildi. Bazı üst sınıf temsilcileri hariç, Abhazların sahil bölgesi yakınlarına ve Sohum, Gudauta ve Oçamçıra’nın “boşaltılan” bölgelerine yerleşmeleri yasaklandı. Ve Abhazlar yine siyasi sürgün ve muhaceret cezasının muhatabı oldu. Bu kez, daha da ağır olmak üzere...

Abhazların Siyasi sürgünü ve yeni Muhaceret Dalgası

Abhaz ve diğer Kafkasyalı isyancıların Rusya’nın iç bölgelerine yoğun bir biçimde sürülmeleri, 1877-1880 yılları arasındadır. Burada şu ayrıntıyı belirtmek gerekir. Abhazlar daha 1877 yılından itibaren “Suçlu halk” sayılmaya başlanmış, ancak bu 31 Mart 1880 tarihinde Çar tarafından imzalanan fermanla resmiyet kazanmıştır.

Yüzlerce insan aileleriyle birlikte sırf bu isyana katıldıkları için Sibirya dahil Rusya’nın çeşitli bölgelerine sürülmüştür.

Çarlığın baskıcı sömürgeci politikası, Osmanlıya yapılan zorunlu Abhaz göçüne yeni bir güçlü dalga daha katmıştı. 1877 yılında 50.000 kadar Abhaz vatanını terk etmek zorunda kalmıştı. Sohum şubesi başkanı Albay P. Arakin’in verdiği bilgiye göre, Kodor’dan Pısrıtsha nehrine kadar Merkezi Abhazya Bölgesi tamamen ıssız bir bölge haline gelmiştir.

1860-70 li yıllardaki sürgün sonucu günümüz Adler, Gagra, Sohum ve Gulripş bölgeleri tamamen ıssızlaşmıştı. Gudauta (Bzıp Abhazyası) ve Oçamçıra (Abjıwaa) bölgeleri büyük ölçüde zarar görmüştür. Abazin yerleşim birimlerinde Kuzey Kafkasya’da benzer manzara hakimdi. Rus askerleri tarafından kuvvetle savunulduğundan sadece Samurzakan bölgesi böyle bir zarar görmemiştir.

İşte; O güzelim ve yoğun yerleşimli Abhazya, on onbeş yıl içerisinde tamamen boşalmış, muhteşem bahçeleri, üzüm bağları olan bu ülke yıkıma uğramıştı. Abhaz çardaklarının üzerinde artık ürkütücü çakal sesleri duyuluyordu. Artık onların çok eski çağlardan beri üzerinde yaşadıkları toprakları, atalarının alın teri ve kanlarıyla kızıla boyanan topraklar, yabancıların eline

geçmişti.

                           

                  

                                    Abhazya ve Uluslararası İlişkiler

            Abhaz hükümdarları, Osmanlı İmparatorluğu’nun tebaası olmalarına rağmen, son derece bağımsız bir politika yürütebilmiş ve bölgedeki Osmanlı hakimiyeti oldukça zayıf kalmıştı. Üstelik 18.yy sonlarına doğru (feodal) Osmanlı Devleti’nde, (gelişmiş) Avrupa devletleri olan İngiltere ve Fransa’nın yararlandığı derin yönetim krizleri yaşanıyordu. Avrupa’da Osmanlı’nın içinde bulunduğu durum “Doğu Meselesi” olarak tanımlanıyor ve tartışılıyordu. Tartışma Osmanlı İmparatorluğu’nun beklenen çöküşü ve çökmesi halinde onun Avrupalı devletler tarafından paylaşılmasıyla ilgili karşıt görüşlerden ibaret idi. “Doğu Meselesi” siyasi, stratejik ve ekonomik bakımdan bir çok çıkarı olması hasebiyle Rusya’yı doğrudan ilgilendiriyordu.

            Uzun yıllar boyunca Rusya’nın en önemli dış politikalarının başında, serbestçe Karadeniz’e çıkma çabası geliyordu. Bu yüzden önce Karadeniz bölgesine yerleşmek, ardından bölgenin, özellikle Abhazya’nın hakimiyetini tamamen ele geçirmek, Rusya için olağanüstü önem arzediyordu. Ancak Rusya,  Kafkasya’nın karadeniz kıyısını işgal edebilmek için önce Osmanlının bölgeden geri çekilmesini sağlamalıydı. Uzun yıllar boyu süren Rus-Türk (Osmanlı) savaşlarının nedeni de budur.

            Küçük Kaynarca (1774), Yassı (1791), Bükreş (1812), Edirne (1829) Antlaşmaları, Rusya’nın Karadeniz sahiline çıkma  harekâtına tanıklık eden en önemli Rus-Türk Antlaşmalrıdır. Karadeniz sahilinde müstahkem noktalar oluşturmadan ve Rus gemileri için limanlar inşa etmeden, Rusya’nın Yakın Doğu politikasını başarılı bir şekilde yürütmesinin mümkün olamayacağı bir yana, yeni elde ettiği topraklar üzerinde hakimiyet kuramayacağı da açıkça ortada idi. Bu durumda doğal olarak, Rusya yönetiminin tüm dikkati Abhazya üzerinde yoğunlaşacaktı.

            Rus yönetimi, Abhazya’yı kendi hakimiyeti altına almakla, etki alanının tüm Kuzey Kafkasya’ya ve güneyde Osmanlı İmparatorluğu’nun Asya vilayetlerine kadar yaymanın mümkün olabileceğini pekala farkındaydı. Rusya’nın Kafkasya konusundaki pozisyonu güçlendikçe, İngiltere de Hindistan’ın Rusya tarafından “tehdit” edildiğine ilişkin sesler yükselmeye başlamıştı. Rusya’nın Hindistan’a ilişkin planları hususundaki şüpheler, Rusya İngiltere ilişkilerini 19.yy başından sonuna kadar zehirlemiştir.

            Bu arada Rusya’nın Kafkasya politikası daha da güçlenmiş; 1810 yılında Abhazya Rusya’ya ilhak edilmişti. Daha 1803 yılında Abhazya hükümranı Keleşbey, Gürcistandaki Rus kuvvetleri kumandanlığına başvurarak, Rusya’nın yardım ve himayesini istemişti. Rusya’nın Abhazya’da önemli çıkarları vardı. Çarlığın stratejik planlarında, Abhazya, Rusya’nın Karadeniz sahillerinde ilerlemesinde bir köprübaşı rolü üstlenecekti. Keleşbey’in nüfuzu Rus askeri hakimiyetinin Abhazya ve Çerkesya’da güçlenmesinde belli bir rol oynamıştır. Dönemin Rus, özellikle İngiliz belgelerinde Çerkesya ile Abhazya birbirinden net olarak ayrılmamış, rapor ve resmi yazışmalarda Çerkesya tabiriyle Kuban ile Abhazya’nın güney sınırları arasındaki topraklar kastedilmiştir.

            Mayıs 1812 tarihinde Bükreş’te, M. Kutuzov’un kumandanlık ve diplamatik yeteneği sayesinde, Fransa ile bir savaşın eşiğinde olan Rusya açısından çok büyük önem arzeden Osmanlı ile bir barış antlaşması imzalanmıştır. Rusya antlaşma gereğince, kendi istekleriyle Rus İmparatorluğu’na dahil olan İmeretya, Guriya ve Abhazya’nın, hakimiyeti altında kalmasını sağlamıştır. Anlaşmanın gizli ikinci maddesine göre, Bzıp nehri ağzından Rion nehrine kadar olan 200 kilometreden fazla bir bölge Rusya’ya bırakılmış, Sohum ve Redut-Kale (Kulevi) gibi kentler Rusya’nın çok mühim stratejik noktaları haline gelmiştir.

            Rusya ile Osmanlı arasındaki barış, İngiltere’nin can düşmanı olan Napolyon Bonapart’ın (Fransa İmparatoru) istila girişimi karşısında Rusya’nın savunma gücünü arttıracağı için İngiltere’nin işine gelse de, anlaşmanın gizli 2. Maddesi İngilizlerde bariz bir endişe doğurmuştu, çünkü Kafkasya’nın Karadeniz sahilinin bir kısmının Rusya’ya bırakılmasının Hindistan’daki İngiliz çıkarları için bir tehdit oluşturabileceğini düşünüyorlardı. Nihayetinde Antlaşma imzalanmış, ancak Türkler İngilizlerin baskısıyla antlaşmanın gizli maddelerini imzalamamıştır.

Kısa süre sonra, 1813 yılında Rus-İran savaşı da sona ermiş, Gülistan mevkiinde barış imzalanmıştır. İran Gürcistan konusundaki iddialarından vazgeçmiş, Guriya, İmeretya, Megrelya ve Abhazya’nın Rusya’ya ilhakını kabul etmiştir.

            Napoleon’un mağlubiyetinden sonra, İngiltere, Osmanlı nezdinde daha çok söz sahibi oldu. Osmanlı İmparatorluğu artık ticarette olduğu gibi, poltika da da tamamen İngilizlerin baskısı ve yönlendirmesi altında kalacaktı. Osmanlılar, İngilizlerin baskısıyla Bükreş Barış Antlaşması şartlarının lağvedilmesi konusunda talepte bulunmaya başladılar. Osmanlı hükumeti güç kullanma tehditinde bulunarak sık sık Abhazya ve diğer bölgelerin “iade edilmesi” talebini gündeme getiriyordu. İngiliz ve Osmanlı ajanları, Rus yanlılığından vazgeçmeleri için Abhaz feodallerini türlü vaatlerle kışkırtıyorlardı. Bütün bunlar Abhazya’da durumun gerginleşmesine neden oluyordu. O tarihlerde Çar ordusunun generali rütbesini almış olan Abhazya Hükümdarı Georgiy, Rus kumandanlığından askeri yardım talep etmek zorunda kalmıştı. Abhazya’da en aktif olan figür, “baba katili, Osmanlı  kuklası” diye karalanan Aslanbey idi. Türk Ajanlar Abhazya’da Rusların gaddarlığına ilişkin çeşitli söylentiler yayıyor ve mollaların yardımıyla mümkün olduğu kadar çok Abhaz’ın Müslüman olmasını sağlamaya çalışıyorlardı.

            Türk ve İngiliz ajanları, çoğu zaman bu faaliyetlerinde, Çarlık mutlakiyetinin sömürgeci-fetihçi karakterdeki politikasının bizzat yarattığı bir uygun zemin buluyorlardı.  Kafkas halklarının Rusya’ya ilhak olarak durumlarının düzeleceğine dair umutları boşa çıkmıştı. 1823-1825 yıllarında Kuzey Dağıstan’da, Abhazya’da, Çeçenistan’da, Kabartay’da ve Batı Gürcistan’da kendiliğinden gelişen ve acımasızca bastırılan isyanlar ortaya çıkmıştı. 1828 yılında bir Rus-Osmanlı Savaşı daha patlak verdi. Türkler birkaç kez ciddi yenilgiler aldılar ve 14 Eylül 1829 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun başkentine yakın Edirne’de barış antlaşması imzaladılar. Rusların Kafkasya üzerindeki hakimiyetinin sınırları daha da genişlemiş, İstanbul ve Çanakkale boğazları Rus ticaret gemilerinin serbestçe geçişine açılmıştı.

Edirne Barış Antlaşması’nın imzalanmasından kısa bir süre sonra Çard 1. Nikolay, Kont Paskiyeviç’e, baş eğmeyen dağlı halklara karşı bir askeri sefer hazırlama ve Kafkasya’nın Karadeniz kıyılarında çok kısa bir süre zarfında güvenilir bir yol inşa etme talimatı verdi. Bu faaliyete “Abhaz Seferi” adı verilmiştir.

            Seferin hazırlık aşamasında Paskiyeviç son derece kapsamlı bir tezkere hazırladı. Bu tezkerede şunlar yazmıştır: “Abhazların çok ihtiyaç duydukları tuz ve demirdir, bunları Trabzon ve Batum’dan Türkler ve Ermeniler getirir. Bunun yanısıra mısır, kayın ağacı ve palmiye, bal, balmumu ve esirlerle takas yapıldığında karşılığında ipek ve kağıt malzemeler, çeşitli çizmeler, her türlü silah ve barut da gelir.... Onlar, Sohum’dan 35 km uzaklıktaki Gumısta Irmağı’ndaki Gum (Guma) köyünde bulunan dağdan hiç zahmetsiz olarak yeterli miktarda kurşun çıkarıyorlar... Abhazların silahları tüfek, kılıç ve kamadan oluşur ve büyük çoğunluğu bununla beraber kemerin arkasında tabanca da taşır. Abhazlar çok iyi nişancıdırlar açık ve düz mevkilerden her fırsatta kaçınarak, yaya olarak, ormanda ve yol kavşaklarında iyi savaşırlar...”

            Paskeviç’in 1830 yılında yapmayı düşündüğü Abhazya’dan Kuban Irmağı’na kadar kara yolu inşaatı, ancak 1864 yılında tamamlanabilmiştir.

        İngilizler Kafkasya savaşını uzatma, Rusya’nın kaynaklarını zayıflatma ve Kafkasya’yı kendi sömürgesi yapma amacını güdüyorlardı. Özellikle İngiliz sanayicileri, mallarının bölgenin iç kısımlarına hiçbir engele takılmadan girebilmesine imkan sağlayacak Kafkasya’nın Karadeniz kıyısındaki Poti, Sohum, Anapa ve Gelincik limanlarıyla çok ilgiliydiler. Dolayısıyla İngiliz yönetim çevresi, Rusların Karadeniz sahilindeki başarılarını ciddi bir endişe ile karşılıyordu.

            İngiltere Başbakanı Edirne Barış Antlaşması’nın şartlarını değerlendirirken, “İstanbul’un işgal edilmesi ve ateşe verilmesi, bu sonuca kıyasla, İngiliz hükümetine bin kat daha az zorluk getirdi” şeklinde beyenat vermiştir. İngilizler, Karadeniz’in doğu sahilinin Ruslar tarafından ele geçirilmesinin Rusya’ya Küçük Asya’nın tümünün kaderine hükmedebilecek kadar büyük bir avantaj sağlayacağını düşünüyorlardı. Bu yüzden barış antlaşmasındaki, Anapa, Sohum ve Poti gibi stratejik noktaları kapsayan Karadeniz’in doğu sahilinin, Kuban nehri ağzından Aziz Nikolay İskelesi’ne kadar uzanan kısmının Ruslar’a terk edilmesini öngören 4. maddeye özellikle itiraz ediyorlardı.

            Edirne Barış Antlaşması’nın şartlarının tekrar gözden geçirilmesini sağlayamayan İngiliz burjuvazisi, hükumetin politikalarını provake etmek üzere zaman zaman çeşitli girişimlerde bulundu. Amaç, Rusya ile İngiltere’nin karşılıklı ilişkilerini zayıflatmak, hatta askeri çatışma çıkması için kışkırtmak idi. İngilizler Osmanlılarla birlikte Karadeniz sahili boyunca kaçak mal ticaretini yoğunlaştırdılar. Buraya daha ziyade barut, kurşun ve silah getiriyor, buradan da kereste, şarap, bal, mısır, hayvan kürkü, post ve esir götürüyorlardı. Evet, köle ticareti gelişmeye devam ediyor ve bir çok “uygar” İngiliz tücccar, Türkler aracılığı ile utanç verici insan ticareti sermayelerini arttırmaya devam ediyorlardı.

Eş zamanlı olarak, Abhazya ve Kuzey Kafkasya’da İngiliz ajanların provakasyonları birden hız kazanmıştı. Bu faaliyetler “Abhaz Askeri Seferi”nin başlamasıyla daha da aktif bir hale gelmişti. Bütün bunlar Rus hükumetini ciddi olarak telaşlandırıyordu. Çar 1. Nikolay kaçak mal ticaretine karşı en kararlı önlemlerin alınması yönünde talimat verdi. Ancak ne kıyıda devriye gezen Rus askeri gemileri, ne de İstanbul ve Sank-Petersburg’taki Rus resmi temsilcileri tarafından defalarca yapılan diplomatik girişimler, istenilen sonuca ulaşabilmiştir.

Bu arada Osmanlı İmparatorluğu’nun doğudaki durumu da olağanüstü gergin bir hal almıştı. Osmanlı İmpratorluğu’nun tebaası, Mısır Valisi Muhammed Ali, Osmanlının 1828-29 yıllarındaki yenilgilerinden yararlanarak devlete karşı askeri harekatlar düzenlemeye başlamış ve birkaç kez ciddi başarılar kazanmıştı. Muhammed Ali Fransa tarafından  destekleniyordu.

Rusya Osmanlı İmparatorluğu’ndaki olayların gelişiminden ciddi olarak rahatsızlk duyuyordu. İmparatorluğun dağılması ve kalıntıları üzerinde güçlü bir devlet kurulması tehlikesi ortaya çıkmıştı, bu durum da Rusya’nn hiç işine gelmiyordu.

Rus hükumeti Muhammed Ali’nin ajanlarının Abhazlar ile diğer Kuzey Kafkasya halkları arasında, asıl amacının Ruslara karşı mücadelelerinde dağlılara yardım etmek olduğuna dair söylentiler yaymaya başladığından haberdar olduğu anda, Osmanlı İmparatorluğu’na yardım etmek için kolları sıvadı. Bunun yanı sıra, Rus Savunma Bakanlığı da “Abhazya ile diğer Dağlılar arasında Mısır Paşa’sının Erzurum’a geldiğine ve her yerde büyük bir sevinçle karşılandığına” ilişkin rivayetlerin yayıldığı duyumunu almıştı.

8 Temmuz 1833’de İstanbul Beykoz’da Hünkar İskelesinde Rusya ile Osmanlı arasında bir antlaşma imzalandı. Bu antlaşmayla Rusya Karadeniz sahilini kesin olarak ilhak etmiş oldu.

Öte yandan, İngiliz ajanları Kafkasya üzerindeki faaliyetlerini hızlandırmaya başlamışlardı. İstanbul’daki İngiliz konsolosluğu, Bir Rus karşıtı faaliyet merkezine dönüşmüştü.

Dağlıların liderlerinden Natuhay Prensi Seferbey’den tavsiye mektupları alan Konsolosuk katibi Urquhart Abhazya ve Kuzey Kafkasya’ya gizli bir seyehat yaparak, İngiltere ve diger Avrupa devletleri tarafından her türlü yardımın sağlanacağı vaadiyle, yerli halkı Ruslara karşı genel bir ayaklanmaya davet etti. Abhazya ile Çerkesya kıyılarında, dağlılarla kaçak mal ticaretini hızlı bir biçimde sürdüren İngiliz gemileri daha sık görülmeye başlamıştı. İstanbul’daki İngiliz elçisi Lord Ponsonby, Rusya’nın öncelikli hedefinin, hem Osmanlı’ya hem de İran’a saldırabilmek için kendini emniyete almak amacıyla Kafkas halklarına boyun eğdirmek olduğunu yazıyordu. İngiliz diplomat Urquhart ise Kafkasya ile İstanbul ve Çanakkale Boğazları’nın  “Hindistan’a açılan bir kapı” olduğunu ifade ediyor ve İngiliz Hümuketini Karadeniz Bölgesi’ne yönelik politikasını etkinleştirmeye ve Rusya’nın Kafkasya’da tamamen yerleşmesini engellemeye davet ediyordu. Aynı zamanda İngiliz diplomatları kendi devletlerine. Kıyılardaki Rus garnizonlarındaki ölüm oranının yüksek olduğuna, askerlerin moral çöküntüsü içinde olduklarına ve yerli halkın Rus askerlerinden nefret ettiğine dair raporlar veriyorlardı. İngiliz Konsoloslardan biri şöyle yazıyordu: “Kafkas halkları son derece inatçıdırlar. Ruslardan nefret ediyorlar. Sohum-Kale, Pitsunda, Bambora, Gagra ve Gelencik limanları ile bir çok yerdeki Rus Garnizonları kendi sahaları dışına çıkma riskini göze alamıyorlar.”

Kendilerini hukuken Osmanlı İmparatorluğu’nun tebaası olarak gören dağlı halkların Çerkesya ile Abhazya’nın Ruslara devrini öngören Edirne Antlaşması’nın şartlarını kabul etmemesi de İngiliz gizli servisi ile diplomatlarının Karadeniz’deki faaliyetlerini kolalaştırıyordu. Bu görüşü Karl Marks daha da veciz bir şekilde şöyle belirtiyord. “Osmanlı, kendi sahip olamadığını Rusya’ya veremezdi” Rusya’nın Kafkasya’da artan aktivitesine karşılık olarak İngilizler, 1833 tarihli Rus-Osmanlı Antlaşmasının iptali için İstanbul’da çok başarılı çalışmalar yapıyorlardı. Buradaki Rus diplomatlarının bariz pasifliği kayda değer.

İngiliz ajanları aynı zamanda Kafkasya’da dağlıların Rusya’ya karşı mücadelesini yeni bir yöntemle organize etmeyi denediler. Bu yöntem, bu güne kadar birbirinden ayrı hareket eden ve bu nedenle sonuç alamayan kabileleri, güçlerini koordine edip ortak bir amaca yönlerdirecek bir merkezi hükumet kurmak” idi. Dağlıları birleştirmek amacıyla bir çeşit “Milli And” icat edilmişti. Bu andın muhtevası, Ruslara ve onlarla barış görüşmesi yapacak dağlılara karşı ebedi mücadele idi. Daha sonra İngiliz ajanlar, Natuhayları ve Şupsuğları Abhazlarla ve diğer dağlı halklarla birleştirmek ve  yardım-himaye ricasında bulunmak üzere, onlar adına bir heyeti İngiltere’ye yollamaya çalıştılar. Ancak bu teşebbüs başarısızlıkla sonuçlandı. Çünkü dağlılar İngilizlerin vaatlerine artık hiç inanmıyorlardı. Birçok Abhaz ve Çerkes kandırıldıklarının ve ihanete uğradıklarının farkına varmıştı. Natuhayların önde gelenlerinden biri “İngilizler tarafından kandırılan dağlıların artık Rusya’ya baş kaldırmayacaklarını ve teslim olmak zorunda kaldıklarını söylüyordu. “Kafkasya’daki Rus kuvvetlerinin komutanı Baron Rozen “Bir çok dağlının gönüllü olarak Rusya tebaasına girdiğini” doğruluyordu. Abhazya ile Çerkesya’dan, İngilizlerin askeri yardım vaatlerinin boş olduğunu halkın daha iyi kavradığına dair bilgiler geliyordu. Bu durum 1839-1840 kışındaki olaylarla da net bir şekilde doğrulanmıştı. Bu tarihte kıtlık ve Çarlık makamlarının politikaları neticesinde sahilde kendiliğinden gelişen bir ayaklanma patlak vermiş ve bu ayaklanma kanla bastırılmış, İngilizler Ayaklananların yardımına gelmişti. Bu ayaklanmanın sonuçlarından biri Abhazların Dal’dan göçe zorlanmalarıdır. Bunun yanı sıra toprakları tamamen yakılıp yıkılmış, söz konusu bölge nüfusunun büyük çoğunluğu Osmanlıya zorla göç ettrilmiştir. Dağlıların 19. Yüzyılda Osmanlıya sürgününün fiiliyatta daimi bir hale dönüştüğünü ilave edelim. Ayrıca General Yermelov gibi kumandanlar, çoğu zaman, ne kadar az dağlı kalırsa, Rus işgaline o kadar az mukavemet olacağını düşünerek, dağlıları her çareye baş vurarak yerlerini terk etmeye teşvik etmiş ve zorlamışlardır.

1939 yılında Rusya Dışişleri Bakanı K. Nesselrode, Çar 1. Nikolay’a doğu politikasına ilişkin görüşlerini açıkladığı ve ana fikri Hünkar İskelesi  Antlaşmasında gönüllü olarak vaz geçmeye davet olan bir rapor sundu. 1841 yılında Londra’da Rusya’nın Osmanlı üzerindeki etkisini kaybedişini ve Osmanlı Padişahının Avrupa devletlerinin ortak himayesine girişini belgeleyen Karadeniz boğazları rejimi konvansiyonu imzalandı. Marmara ile Çanakkale Boğazlarının yeni rejimi, askeri ve siyasi anlamda Rusya’nın menfaatlerine kesinlikle aykırı idi.

1853-56 tarihleri arasındaki Kırım Savaşı döneminde, İngiltere’nin asıl amaçlarından biri, eski Osmanlı topraklarının tümünü Rusya’dan geri almak olmuştur. Hal böyle iken İngilizler Kafkasya’da her zaman yaptıkları gibi başkalarının eliyle savaşmak niyetindeydiler. Onlar Osmanlı ordusuna, Kafkas dağlarının aktif ayaklanmalarına, hatta Polonya ile Macaristan’ın bağımsızlığını geri kazanmasına İngiltere’nin yardım edeceğine kalpten inanan ve İngiltere tarafından Abhazya ve Çerkesya’da başarılı bir şekilde kullanılan Polonyalı ve Macar mülteci gönüllülere güveniyorlardı. Savaş başladıktkan sonra Rus ordusu askerlerini Abhazya’dan geri çekti, Pitsunda, Gagra, Bambora ve Tsabal’daki kalelerini yıktı. Karadeniz kıyı hattı lağvedilmiş, tabyalar havaya uçurulmuş, garnizonlar bölgeden çekilmişti. Böylece Çarlık Rusya’sının Karadeniz kıyısında uyguladığı tüm politika ve stratejisinin yanlış ve askeri bakımdan yararsız olduğu ortaya çıkmıştı. Oysa, bu politikanın uygulanması, sayısız can kaybı hariç, neredeyse 100 milyon rubleye mal olmuştu.

1855’in Mart ayında Sohum kenti Osmanlıların eline geçti, üstelik Osmanlılar fiilen İngilizlerin yönetiminde ve yine onların menfaatlerine uygun olarak hareket ediyorlardı. Asıl niyetlerini “Bağımsız Çerkesya” kurma fikriyle gizleme çabaları, işin özünü değiştirmez. İngiltere için sözkonusu olan dağlıların çıkarı değil, kendi ekonomik, siyasi ve stratejik çıkarları idi.

Aynı yılın Haziran ayında İngilizler, Osmanlı Padişahı’nın Çerkesya’nın bağımsızlığına ilişkin bir ferman çıkartmasını sağladılar. Elbette sözkonusu olan, burayı Osmanlı himayesiyle (eliyle) İngiliz Sömürgesi haline getirmeyi önören bir “Bağımsızlıktı”. Aynı zamanda Osmanlılar ve İngilizler her türlü boş vaatlerle Abhaz hükümranı Mihail Şervaşidze-Çaçba’yı kendi taraflarına çekmeye çalışmışlar, ancak çabaları başarıya ulaşmamıştır.

1855 yılının sonlarında askeri harekat fiilen sona ermiş, fazla zaman geçmeden barış görüşmeleri başlamıştı. İngiltere’nin Çerkesya’nın “bağımsızlığına” ilişkin talebinin Fransa’nın işine gelmediği anlaşılmıştı. Bunun yanısıra başka çelişkiler de ortaya çıkmıştı. Uzun süren tartışmalardan sonra 30 Mart 1856 tarihinde Paris’te barış antlaşması imzalandı. Karadeniz’in “Tarafsız Bölge” olarak tanınmasını ve bölgede askeri donanma ile askeri deniz üssü kurmanın yasak edilmesini hükme bağlayan bu antlaşmanın üzerinden çok zaman geçmeden Osmanlı askerleri Karadeniz kıyılarını terk etmek zorunda kaldılar.

İngilizler, Pariste yürütülen barış görüşmelerindeki nisbi başarısızlklarına rağmen, yine de Rusları Kuban ötesine  geri atma umutlarını yitirmemişlerdi. Açık savaş artık gizli bir hal almıştı. Bu durum, yani Karadeniz’de artık askeri filosu bulunmayan Rusların kaçak mal ticaretini önleyememeleri, Karadeniz’deki birçok kalenin yıkılması, Sohum da dahil olmak üzere kıyıdaki bazı kentlerin silahsızlandırılması, İngilizlerin işini kolaylaştırmıştı. İngiltere, Rusya’nın yakın bir zaman içerisinde ordusunu toplayamayacağını umut etmişti, ancak fazla zaman geçmeden bu umutları boşa çıktı. Ruslar 1856’nın yaz aylarında kıyıdaki askeri karakollarını yeniden inşa etmeye başlamış, 1857 yılında ise Gagra Kalesi tekrar Rusların eline geçmişti.

1856 yılı yazında bağımsızlık umutları Paris antlaşmasıyla boşa çıkan Çerkes liderleri, Rusya’nın Karadeniz sahilinin zaptına devam etmeye yönelik yeni hazırlıklarını görünce yardım ricası ile İngiliz Kraliçesine bir dilekçe yazdılar. Ancak mücadeleye devam etmeleri için dağlıları kışkırtırken, İngiliz hükumeti dağlılara yardım için hiç bir kararlı adım atmak niyetinde değildi. İngiliz Hükumet başkanı, bu dilekçeye cevaben Konstantinopolis’teki Konsolosluğa yolladığı yazıda şöyle diyordu: “...”Çerkeslerin başına gelebilecek felakete ne kadar üzülsek de, İngiliz halkından sadece Çerkesya halkına yardım etmek amacıyla Rusya’ya karşı başlatılacak bir savaşın külfetine ve can kayıplarına katlanmasını isteyemeyiz”.

İngiliz hükumetinin bu pozisyonu Kafkas halklarının sürgününde de önemli rol oynayacaktı. Gerçekten, İngiliz ajanları yarım asır boyunca yardım vaadiyle dağlıları Rusya’ya karşı kışkırtmışlardı. Kırım Savaşı zamanında bu vaatler yerine getirilecek gibi görünmüştü, ancak işte sonuç ortadaydı. Meğerse şu sırada Rusya ile sürtüşmek İngilizlerin çıkarına aykırıymış. Dağlıların kaderiyle ilgili hüküm böylece verilmiş oluyordu.

1859 yılında Rus orduları Kafkasya’da kararlı harekatlara girişmiş, aynı yılın yaz aylarında Şeyh Şamil’in son sığınağı olan Gunip köyü ele geçirilmiş, Şamil’in kendisi de esir düşmüştü. Böylece Doğu Kafkasya tamamen itaat altına alınmış oluyordu.  Dağlılara ve Karadeniz kıyılarına karşı planlı saldırılar başladı. 2. Aleksandr’ın talimatıyla baş eğmeyen Dağlılar itaat altına alınmalı veya Kuban’a sürülmeli veya Osmanlıya göç ettirilmeliydi. Son direnç yuvalarını da susturan Rus hükumeti, Abhaz Prensliği sorununu çözme zamanının geldiği sonucuna vararak, Prensliği 1864 yılında lağvetti.

Uzun yıllar boyunca Rusya’ya karşı mücadele eden Dağlılara İngilizlerin ne gibi yardımı dokunmuştu ? Fiilen hiç bir yardımı dokunmamıştır. Bu yetmezmiş gibi, İngilterenin Rusya elçisi Lord Nepir: “Çerkeslerin başına gelen belanın sebebi, açık konuşacaksak bizzat kendi inatçı vatanseverlikleri ve gaddarlıklarıdır” diyor. Bu cümle dönemin İngiliz politikasını veciz bir şekilde anlatmaktadır.

Kırım Savaşı Rusların Karadeniz üzerindeki pozisyonunun zayıfladığını göstermiş ve “Doğu Meselesinde” geriye doğru önemli bir adım atılmıştı. 1856-57 yılları arasında Rusya’nın asıl amacı, Paris Antlaşmasının sınırlayıcı şartlarını geçersiz kılmaktı. Rusya kendine ait gördüğü Karadeniz kıyılarının korumasız ve düşman saldırısına açık olmasını kabullenemiyordu. 1870 yılında başlayan Fransa-Prusya Savaşı Avrupalı büyük devletlerin esas dikkatlerini doğudan batıya çevirmiş ve Rusya’nın Paris antlaşmasına itirazını gündeme getirmesine imkan tanımıştı.

13 mart 1871 tarihinde, Paris Antlaşması’nın Karadeniz’in tarafsızlığına ilişkin maddelerini iptal eden Londra Antlaşması imzalandı. Karadeniz, Edirne Antlaşması döneminden beri, yani 1820 yılından beri olduğu gibi, bütün devletlerin ticare gemileri için açık kalacaktı.

1871 yılındaki Londra Antlaşması Rusya için büyük bir diplomatik zafer olmuştur. Bu antlaşma Rusya’nın hem doğudaki, hem de Avrupadaki konumunu güçlendiriyor ve uluslararası arenadaki otoritesinin yükseldiğini kanıtlıyordu. Bunun yanısıra, ülkenin güney sınırlarının güvenliğini sağlıyor, Karadeniz Havzasının gelecekteki ekonomik kalkınmasını teşvik ediyor, İstanbul ve Çanakkale Boğazları üzerinden Rus dış ticaretinin gelişmesine ve genişlemesine imkan sağlıyordu.

İşte MS 914 yıllarında Kafkasya’ya gelen Rusların başımıza açtığı işlerin birkısmı böyleydi. Kafkasya’nın Rusların eline geçmesinde Nogay ve Kabartayların rolü olduğunu yazanlar da var. Osmanlı Devleti ve Kırım Hanlığı’nın giderek güçlenmesi sonucu Kabartay Beyi Prens Temruk İdoroviç 1552’de Moskova’ya heyet göndererek Çar İvan Vasilieviç’ten Kabartay’ı Kırım ve Osmanlı Devleti’ne karşı koruma altına almasını istiyor. Fakat Çar bunu Osmanlı devletinden çekindiği için kabul etmiyor. Astrahan Rusların eline geçince Kabartay Beyi Temrük, sadakat belirtisi olarak kızı ve oğlunu Moskova’ya gönderiyor. Buralarda etkisini arttırmak isteyen Çar da bu yakınlaşmayı fırsat bilerek 1561’de Temrük’ün kızıyla evleniyor. Bu evliliğin ardından Çar. Terek Nehri civarında 1567’de bir kale inşa ediyor. 1568’de Kabartay’da çıkan karışıklıklar üzerine bu kaleye 1000 kişilik güç gönderiyor. Daha ilginci Çar, Kafkasya ve Kabartay karşısında takip edilecek politika ile ilgili olarak: “Kafkas milletleri birleştikleri takdirde Moskova aleyhine olabilirler, bu sebepten Tarku şehrini emniyet altına almak için Kabartay prensleri arasında ayrıcalık yaratmak ve aralarını bozmak lazımdır” şeklinde sözler kullanıyor.

Rusya’nın Kafkaslarda üçüncü güç olarak ortaya çıkması 1769-1791 yılları arasında oluyor. 1768’de Osmanlılar Ruslara karşı savaş açıyor ama  çeşitli cephelerde olduğu gibi Kafkaslarda da Osmanlılar yeniliyor ve 1774 de Küçük Kaynarca antlaşmasını yapıyorlar. Antlaşma’ya göre Kırım bağımsız oluyor, Küçük ve Büyük Kabartay Ruslara bağlanıyor.

                        Osmanlının Kafkasya Siyaseti

            Osmanlı Devletinin Kafkasya siyasetine değinen Mustafa Aydın, Osmanlı Devleti ve Kafkas Kabileleri ile ilişkileri “Savaş” ve “Barış zamanı” diye iki ayrı dönemde ele alıyor.

Ayrıca, Keleşbey hadisesini Osmanlı siyasetinin açmazları olarak niteliyor.  Trabzon Valisi Vezir Canikli Tayyar Mahmud Paşa ve Sohum Muhafızı Müşir Keleş Ahmet Bey’i aynı kefeye koyarak bu ikisini de asi devlet adamı olarak nitelendiriyor. Oysa Keleş Ahmed Bey’in durumu farklı. O kendini öncelikle Abhazya’nın yasal varisi olarak görüyor, Osmanlı Paşalığı zaruretten doğma bir unvan. Bu konuda Keleşbey biyografisi ile ilgili makalemizi okumanızı öneriririz.

Osmanlı Devletinin Kafkaslara yönelik savunma sisteminin temel özelliklerini belirtirken. Uygun yerlere kaleler kurmak, kabilelerin  bey, özden ve ileri gelenlerine hediyeler göndererek kendi tarafında kalmalarını sağlamak ve savaş esnasında ise savaşa katılmaları için teşvik edici  fermanlarla savaşmalarını temin etmek, şeklinde tanımlıyor M. Aydın; “Kafkaslarla ilgili bu temel özellikler her ne kadar korunmaya çalışılmış olsa bile 19.yüzyılın başlarında buralara asker temini ve buradaki kalelerin savunması ile ilgili bazı yetersizlikler görülmektedir. Bu durum 1806’ya, yani Osmanlı-Rus Savaşının başlamasına (1800-1806) kadar olan dönemde Sohum ve Faş örnekleriyle netlik kazanmaktadır. Hele Sohum ve Gagra kalelerinin perişanlığı Tuzcuzade Mehmed Ağa’nın Trabzon’dan gönderdiği yazılardan da anlaşılıyor” diye devam ediyor.

Osmanlılara tabi olan Abhazya’nın korunması için Osmanlının pek bir çabası olmadığı dikkat çekiyor. Sohum muhafızı Keleşbey Ruslara karşı yakınlık duyuyor ve onlarla işbirliği yapabileceğini bildirmekten çekinmiyor diye yakınan Osmanlı yönetimi, Canikli Tayyar Mahmud Paşa olayında Keleşbey’in mektuplarına değil Tayyar Paşa’nın peşine düşen Sadaret Alemdarı Abdurrahman Ağa’ya inanmışlar. Ve Sohuma bir Türk filosu göndermişler, bunun üzerine Keleşbey de 25.000 kişiyi Sohum sahiline dizmiş, haliyle bu olaylar Osmanlı Devleti ile Keleşbey’in ardasındaki irtibatın kopmasına neden olmuştur. Tayyar Paşa’nın Keleşbey’e sığınması olayına bir de Abhaz insanının geleneksel özellikleri açısından bakmak gerek. Bir Abhaz, geleneklere göre ister kral ister köylü kendisine sığınan birini korumak zorundadır. Onu ne pahasına olursa olsun ihbar etmez, ona kötülük yapmaz. Bunun birlerce örneği vardır. Padişah 5 kese altın verdi diye Keleşbey’in Tayyar Paşayı katletmesini beklemek abesle iştigal olur. Bu olayı her Abhaz böyle okur.  Keleşbey padişaha yazdığı mektupta işi bir biçimde usulü dairesinde anlatmış ve gereken özürü de dilemiştir. Bu nedenle Osmanlı Keleşbey’e daha mülayim davranıp onu kaybetmeyebilirdi. Çünkü o dönemde Mengreller, Guryalılar ve Gürcüler gönüllü olarak Rusya tabiyetine geçmişti. Bu da çevrede ciddi bir stratejik değişimin olduğunu gösteriyordu. Keleşbey’in de çevre olaylarından etkilenmemesi mümkün değildi. Hatta Osmanlıları ikaz eden Keleşbey, “eğer önlem alınmazsa Rusların Karadenizi ele geçireceğini, belirtiyordu. İmeretya ve Mingrelya’nın Rusya’ya bağlanması konusunda ikna olmayan Osmanlı, bu bölgeye bir adam gönderip ikna edici bilgi edinmesini sağlamıştır.

  Sonraki olaylardan anlaşıldığına göre, Osmanlı yönetimi Keleşbey’i gözden çıkarıp yerine Osmanlıda rehin tutulan büyük oğlu Aslanbeyi tahta geçirmek  yolunu seçmiştir.

Kimine göre büyük oğlu Aslanbey, kimine göre diğer oğlu Seferbey baba katili, son bulunan bir arşiv belgesine göre de hiç biri değil. Keleşbey bir savaşta şehit düşmüş. Bu döneme ilişkin tüm arşiv belgeleri ortaya konmuş değil. Bir gerçek var ki bir fetret devri yaşanmış. Keleşbey öldükten sonra Aslanbey hemen Sohum-Kalesi komutanı olmuş, kaleyi Ruslara karşı koruyacağını belirterek Osmanlıdan yardım istemiştir. Padişah III. Selim Sohum’a gemi göndereceğini bildirirken, diğer yandan da Faş Kalesi’nin muhafızı olan Memiş Ağa’ya bir bölük yeniçeri ve gerekli askeri malzemesi ile Arslan Bey’e yardım bahanesiyle burayı alma emri vermiştir.

Keleşbey’in Rusya’ya tabi olma isteğinin gerçek nedenleri anlaşılmadan Mustafa Aydın, “Kafkasya’da ikili oyun” başlığı altında Keleş Ahmet Bey’in ve Tayyar Paşa’nın konumlarını bir tutup ikisine de asi paşalar kategorisi içine almıştır. Osmanlılara göre Sohum Paşa muamelesi gören Keleşbey, Abhazlara göre tarihsel topraklarını yöneten bir kraldır ve Keleşbey bunun bilincindedir. O yüzden ülkesinin ve halkının çıkarları neyi gerektiriyorsa onu yapmaktadır.

Oysa yukarıda, Padişah III. Selim’in Faş Kalesi Muhafızı Memiş Ağa’ya yazdıkları da Abhazlar açısından “ikili bir oyun”dur. Padişah açıkça, Aslanbey’e yardım ediyormuş gibi yapıp kaleyi alın diyor. Böyle güvensizlikler ve tedbirsizlikler Osmanlının buraları kaybetmesine neden olmuştur.

“Rusların sürekli baskılarına ve ilerlemelerine karşı Osmanlı devleti buralara yönelik etkin bir politika üretememiş, yürütmek istediği faaliyetleri de pratiğe dökememiştir. Hele Osmanlıların Açıkbaş (İmeretya) hanlığı ile Gurya Meliki ile yapmaya çalıştığı ittifaklar ve sonuçtaki başarısızlıklar, Osmanlı Devleti’nin  buralara yönelik politikasının ne kadar zayıf olduğunu göstermiştir” diyor Mustafa Aydın.  Bir anlamda buradaki acı gerçeği dile getiriyor.

Osmanlının kabile halkını kazanmaya yönelik politikalarında yapılan uygunsuz muameleler de onların özellikle de kabile liderlerinin Osmanlıdan kopmalarına neden olmuştur. Anapa Muhafızı Seyyid Ahmed Paşa’nın tavırları buna bir örnektir, diye görüşlerini de pekiştiriyor.

Özetle, 15 yüzyıldan itibaren önce İran’la sonra Rusya ile Kafkaslar için mücadele eden Osmanlı Devleti, kendisi bir başarı gösteremediği gibi toprağı için canının veren Kafkas halklarını da güvendirerek ve yanıltarak ve de başarısız politikalar uygulayarak vatanlarının elllerinden alınmasına neden olmuştur.  Kafkasya ile doğrudan ilgilenen Osmanlı, Rus ve İran’ın yanısıra dolaylı da olsa İngiltere ve Fransa’nın da işe karışması nedeniyle Kafkasya’ya verilen zararlar iyice anlaşılmadan, her 21 Mayıs’da yaptığımız anmalar anlam kazanamayacaktır.

Buraaya kadar pehlivan tefrikası gibi anlattığımız olaylar sıkıcı gelebilir ama bu bu sürgün öncesi yaşanan siyasal olayların kabaca bir özetidir. Sürgün sırasında ve sonrasında gerek anayurtta gerekse diasporada yaşananlar var. Her biri ibret verici olaylar. Bütün bunları iyi anlaşılmadan gelecek inşa edilemez

Kaynaklar:

  1. İlk Çağlardan Günümüze Abhazya Tarihi. Baş editör: Stanislav Lakoba, Çeviri Uğur Yağan, Yayın Editörü: Sezai Babakuş. 2014-İst.

2-Üç Büyük Gücün Çatışma Alanı Kafkaslar,  Prof. Dr. Mustafa Aydın, Gökkubbe yayınları, İstanbul 2005

  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Kopsirgen Orhan
622 gün önce
Sevgi ve saygıdeğer kardeşim Papa Mahinur Tuna
Son yazın ve bundan önceki yazınla Abaza -Apsuwa tarihi ile ilgili bilgi ve aktarımın için ve konuya ilişkin araştırma ve çalışmalarından dolayı seni kutluyor sevgiler ve saygılar sunuyorum.
Ança bzira pşdzara gabitrat (Allah iylik ve ğüzellikler versin)
Yazarın Diğer Yazıları
494 gün önce
699 gün önce
815 gün önce
1201 gün önce
1264 gün önce
1524 gün önce
1748 gün önce
1855 gün önce
1878 gün önce
1892 gün önce
İmsakGüneşÖğleİkindiAkşamYatsı
medi
haceri, simya , naturel , dogal , urun , organik sampuan , organik sivi sabun, organik dus jeli , organiMilliSavunmaYusufoğlu Makina ve Kalıp Sanayi
bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=