Lütfen bekleyin..
DOLAR
istanbul
18°
24 Nisan 2018, 21:08

Mahinur Tuna Papapha

Abhaz Sürgünü 6.Bölüm Abhaz Prensliği ve Osmanlı İmparatorluğu

28 Haziran 2016, 18:55

Abhaz Sürgünü

      6.Bölüm

    Abhaz Prensliği ve Osmanlı İmparatorluğu

Papapha Mahinur Tuna

 

Keleşbey ve Bağımsızlık Düşü

1780’lerin başında iktidara gelen Keleşbey otuz yıl  boyunca Osmanlı ile Rusya’nın çıkarları arasında ustaca manevralar yaparak bağımsız bir poltika yürütmüş, bilgisi, zekasi ve kararlılığı ile ünlenen prens Kafkasya dışında da geniş ölçüde tanınmıştır. Uzun boyu, alev rengi saçları ve keskin yüz hatlarıyla hemen göze çarpıyordu ve çağdaşı asker, diplomat ve seyyahların dikkatini üzerine çekiyordu. Osmanlılar ona “Keleş Ahmet Bey” dedikleri gibi “Gülşen Bey” de diyorlardı. Keleş ve Gülşen aynı anlamlara geliyordu. Yakışıklı, güzel insan demekti.

Keleşbey küçük asiller ve herbiri tüfek, tabanca ve kılıç taşıyan özgür köylüleri de kendine tabi kıldı, 500 kişilik özel muhafız birliği vardı. Savaş tehlikesi halinde birkaç saat içinde iyi silahlı 25.000 kişilik bir orduyu hazır edebiliyordu. Topçusu, süvarisi ve güçlü bir filosu vardı. Batum’dan Anapa’ya kadar Karadeniz sahil şeridi boyunca 600 kadar galyot’u ( savaş gemisi) vardı.  Poti ve Batum kalelerinin kumandanları da onun baba tarafından akrabalarıydı. İcraatının ilk yıllarında Abhazya’yı himayesi altında bulunduran Osmanlının askeri-politik desteğinden yararlandı. İyi ilişkilerin nişanesi olarak, Sohum’da 70 toplu bir gemi inşa edilip Osmanlı Padişahına hediye etti.

Keleşbey, Osmanlı makamlarının ailesini nasıl cezalandırdığını unutmamıştı. Sadece amcası Zurab Abhazya’ya dönebilmiş ve hükümran olmuştu. Çaçba prensleri sürgünde iken Sohum Kale’de üstlenmiş olan Zapş-yıpa prensleriyle mücadele gücüne sahip olmayan Zurab, yeğeni Keleş Bey’i bir Zapş-pha prensesle evlendirerek bu nufuzlu kabileyi arkasına aldı. Zurap Osmanlılara karşı ayaklanma başlattı ve Sohum Kale’yi ele geçirdi. Fakat bu uzun sürmedi, Çaçbalardan birinin ihaneti sonucu Osmanlılar Sohum Kale’yi geri aldılar. Zurab’ı bertaraf edip başa Keleşbey’i geçirdiler. Keleşbey 1801 yılında Kartvel-Kahet krallığının yıkıldığını görüp Gürcistan’ın hareketlerini dikkatle takip ediyordu. Rusya’nın Transkafkasya’daki varlığının geçici olacağını umut ediyordu. O yüzden Ruslar’dan yararlanıp Osmanlılardan kurtulmak istiyordu. 1803 yılında Rusya ile yakınlaşma konusundaki ilk resmi adımı attı. Fakat Ruslar bunu kabul etmedi. Osmanlılarla ilişkilerini bozmak istemediklerini söyledi. Bunun üzerine Keleşbey yeniden Osmanlılara yanaştı.  Bu arada Keleşbey İmeretya ve Mengrelya sınırlarını defalarca geçti askerleri Kutais’e kadar ulaştı. İngur nehri ağzındaki Anakliya kalesini aldı. 1802 yılında Keleşbey  Megrel kükümdarı Grigoriy Dadyani’ye 3 topla birlikte 20.000 kişilik bir ordu çıkardı. Ve tahtın varisi oğlu Levan’ı rehin olarak aldı. Bir taraftan Keleşbey diğer taraftan İmeretya kralı 2. Solomon’un baskısına dayanamayan Dadiani 1803 tarihinde Rusya’nın askeri yardımını ve himayesini istedi ve o andan itibaren Megrelya Rus politikasının koçbaşı haline geldi. Fakat zayıf karakterli Grigoriy Dadiani bu role uymuyordu onun yerine Rus yönetimi ve askeri onun genç, enerjik ve iktidar hırsına sahip karısı Nina’ya daha fazla ilgi göstermeye başladı.

                                Nina Dadiani ve Abhaz- Rus ilişkileri

24 Ekim 1804 tarihinde Grigoriy Dadiani aniden ölür. Rahip Nikolay’a göre eşi Nina Dadiani tarafından zehirlenerek öldürülür.  Bu olaydan sonra Rusya ve Abhazya ilişkileri hızla kötüye gider. Zehirlenen hükümdarın oğlu Levan Keleşbey’in rehinesi idi. Çarlık makamları Levan Dadiani’nin iadesini talep ederler ve Keleşbey’in cüretkar reddine askeri harekatle karşılık verirler. 1805 Martında Rus general Rıkhof Anaklia kalesini Keleşbey’in elinden alır. Uzun müzakereler sonucu 2 Nisan 1805 de Keleşbey rehine Levan’ı iade eder. Levan Megrelya’ya şeklen hükümdar olur, annesi Nina oğlu reşit olana kadar ülkeyi idare eder. Levan’ın iadesine karşılık Keleşbey İngur nehri ağzındaki Anakliya Kalesi’ni tekrar elde eder.

Keleşbey Rusya’nın gözünden düşer.

Çünkü bu dönemde Keleşbey Napolyon Fransasıyla siyasi ilişki kurmaya çalışır, hatta ünlü Dışişleri Bakanı Talleyran’la yazışır. 1806-1812 yılları arasında patlayan Rus-Osmanlı savaşında Çarlık Keleş Bey’i kendi çıkarı için kullanmaya çalışır. Rusya’nın yardımını istediğinden beri Ruslar, Osmanlıya bağlılığından şüphe etmektedirler. Hatta bir üst bürokrat “Keleşbey’in Rusya’ya ne kadar sadık olduğundan emin olmak lazım” diye, yazar.

1807 yılında 60 yaşındaki Abhaz hükümdarından, Poti Kalesi’ni Osmanlıların elinden almasını isterler. Keleşbey’in tescilli düşmanı haline gelen General Rıghof, Rusya’nın Kafkasya orduları kumandanı Kont Gudoviç’i açıkça Keleşbey’e karşı kışkırtır. 8 Haziran 1807 tarihli raporunda Rıghof şöyle yazar “Keleşbey Rusya’ya zahiren dostluk gösteriyor” Kısa süre sonra ise 14 Temmuz 1807’de kont Gudoviç bizzat Keleşbey’i hiddetle suçlar. “Türklere karşı askeri olarak bize yardım etmediniz, hem sizin el altından Türklere yardım etmekte olduğunuzdan şüphe ediliyor” der.

Keleşbey ve Tayyar Paşa Krizi, Osmanlı’dan Uzaklaşma

1805 yılı Keleşbey açısından talihsiz bir yıldır. Trabzon valisi Tayyar Paşa, Keleşbey hadisesine yeni bir boyut kazandırır. Devletin istediği ve gerekli gördüğü yenilikleri yapmayan ve devletine cephe alan Trabzon valisi Tayyar Paşa, Sohum Muhafızı Müşir Keleş Ahmed Bey’in yanına kaçmıştır. Osmanlı donanmasının Tayyar Paşa’nın peşine düşmesi ve hakkında idam fermanı çıkarılmasıyla zor durumda kalan Keleşbey, Sadaret’e mektup gönderir. Kendisine gönderilen fermandan söz ederek, Tayyar Paşa’nın ferman gelmeden önce Kırım tarafına gittiğini bildirir ve aynı mektupta, bir süre Tayyar Paşa’yı yanında tuttuğundan dolayı özür diler ve Tayyar paşa’nın mührünü taklit ederek Babıali’ye kendi adıyla bir takım kağıtlar gönderdiği hususunu da beyan eder.  Öte yandan Tayyar Paşa’nın peşine düşen donanmanın ilgilileri de Keleşbey’in Tayyar Paşa’yı hile ile karçırdığına dair, şikayette bulunurlar.

Rus kaynaklarına göre Tayyar Paşa’nın idamı için Keleşbey’e 5 kese altın gönderildiği, fakat Keleş Bey’in bu emri yerine getirmediği, bunun üzerine 6 Ağustos 1806 yılında Abhazya kıyılarına bir filo gönderildiği, Keleş Beyin bu filonun geleceğini haber alması tüzerine 25.000 askeri Abhazya kıyılarına diktiği, bunu gören Osmanlıların geri döndüğü, gibi ifadeler de bazı kaynaklara geçmiş bulunmaktadır. Keleş Ahmet Bey’in Osmanlı tarafından affedilmemesinden sonra, isyan etmiş olması da ihtimal dahilinde görülmektedir. Bu olaylar Osmanlı Devleti ile Keleş Ahmed Bey arasındaki irtibatın kopmasına neden olur.

Abhaz aydınları bu konuyu değerlendirirken, yazılı kaynaklarda olmasa da, sözlü tartışma ve söyleşilerde Keleşbey’i savunarak; “Başka ne yapacaktı, kendisine sığınan bir adamı 5 kese altın için vuracak mıydı ? Bu Abhaz geleneklerine çok aykırı” derler.

Keleşbey’in ölümü

Megrelya hükümdarı Nina Dadiani’nin kışkırttığı Çarlık makamları dikbaşlı Keleşbey’i bertaraf etmeye ve Osmanlı ile imzalanan ateşkesten faydalanarak Abhaz Prensliği’nin başına hükümranın oğullarından biri olan Seferbey’i getirmeye karar verdiler. Seferbey veraset hakkından mahrumdu (çünkü annesi Leyba sülalesinden bir köylü kızı idi) ama Dadiani’nin damadı idi.  Abhaz tahtının asıl talibi Keleşbey’in en büyük oğlu (ilk karısı Zapş-pha’dan olma) Aslanbey idi. Özellikle onu karalamaya karar verdiler. Bu amaçla  Seferbey, Nina Dadiani’nin desteği ve general Rıghof’un şahsında Rus yönetiminin de katkısıyla Keleşbey’e karşı bir komplo kurdu. 2 Mayıs 1808 tarihinde bir silahlı saldırı sonucu Keleşbey Sohum Kalesi’nde öldürüldü. Bu cinayetin ardından Rusların tavrı değişti. Keleşbey bir yıl kadar önce Osmanlı yanlısı olarak suçlanırken 20 Mayıs 1808 de Rus Dışişleri Bakanı “Rusya’ya sadık Abhaz hükümranı Keleşbey’in ölümü” diye  söz eder. Böylece Keleşbey’in sözüm ona sadakati efsanesi de doğmuş olur.

Keleşbey’i öldürenler konusunda böyle senaryolar yazılırken son zamanlarda bulunan bir Osmanlı arşiv belgesi Keleşbey’in savaşta şehit düştüğünü yazar. Bu da araştırılmaya değer.

                                    İftiraya Uğrayan Aslan Bey

Bir önceki yazımızda Met İzzet Paşa’nın metnini vermiştik. Dikkat edileceği üzere orada baba katili olarak Aslan Bey gösterilmekteydi. Günümüz Abhaz yazarları Aslan Bey’i savunarak onun iftiraya uğradığını söylüyorlar. Çünkü, Keleşbey cinayetinin bütün suçu, resmi Çarlık belgelerinde “baba katili” olarak adlandırılan Aslan Bey’in üzerine yıkılır.

General Rıkhof, Kont Gudoviç’e yolladığı raporda, Aslanbey’den şöyle bahseder: “Keleşbey’e kurulan komplonun başkalarının işi olduğunu iddia ederek hiç bir şekilde suçu kabul etmiyorum, bu iddialara şimdiye kadar hiç bir cevap vermiş değilim...” der. Generalin bu garip reaksiyonu kendisinin ve Gudoviç’in olayların iç yüzünü iyi bildikleri konusunda şüpheleri arttırır.  Komplocuların görevi, başına buyruk Keleşbey’i bertaraf edip yerine Sefer Bey’i getirmekti. Bu plan kısmen uygulanabildi. Seferbey Abhazya’da nüfuz sahibi değildi. Halk ve Keleşbey’in yakınları Aslanbey’den yanaydı. Aslan beyi baba katilliğiyle karalama çabası başarılı olamamıştı. Abhazlar Aslan Bey’i bir halk kahramanı kabul ediyorlardı.

Sefer Bey ve Aslan Bey karşı karşıya

         Sefer Bey, Grigoriy Dadiani’nin kız kardeşi Tamara ile evliydi. Olayların bu duruma gelmesi Grigoriy’nin dul eşi Nina Dadiani’nin hiç işine gelmiyordu. 8 Haziran 1808 tarihinde Nina, Rus Çarı I. Aleksandr’a bir mektup yazarak, “Damadımız Seferbey, Zugdidi’ye yanımıza geldi,  Rusya’ya sadakat andı içti ve ağabeyi yeni hükümdar Aslanbey’le yaptığı mücadelede Rus ordularının desteğini istiyor. Seferbey’in tanınması ve Abhazya’nın Rusya’ya bağlanması halinde imparatorluk sınırlarının Kırım’a kadar genişleyeceğini, çünkü Abhazların nüfusunun hiç de az olmadığını” belirtiyordu.  Gerçekte Abhazya’nın stratejik ve ticari önemini iyi bilen Nina Dadiani Rusya’nın değil kendi şahsi menfaatlerinin peşindeydi.

         1908 yılı Ağustos başlarında Kont Gudoviç’in emriyle General Rıgkof, Megrelya hükümranı Dadiani ve onun iki damadının yani Çaçba Sefer Bey ve Samurzakanlı Çaçba Manuçar’ın birleşik kuvvetleriyle Sohum Kale üzerine yürüdü. Aslan Bey’in kuzeni, Keleşbey’in yeğeni Poti Kalesi kumandanı Çaçba Kuçukbey de 3 gemi dolusu askerle Aslanbey’in yardımına yetişti. Karadan da 300 kadar Adige geldi. Rıkhof’un hazırladığı askeri harekat başarıya ulaşamadı. Sohum Kale zaptedilmiş, Sefer Bey başarısız bir biçimde Megrelya’ya geri dönmüştü.

         Aslanbey’in otoritesi daha da artmıştı. Halkın elit kesiminin, hanedanlığın özellikle de Keleşbey’in oğlu Hasanbey başta olmak üzere hükümranlık varislerinin muazzam desteğine sahipti ki Abhazların gelenek ve mantalitesi hesaba katıldığında, Aslanbey gerçekten babasını öldürmüş olsaydı bu durum kesnlikle mümkün olamazdı. Ayrıca Geç sülalesinden bir Sadz (Ciget) prensesiyle evli olan Aslanbey, bir batı Abhaz toplumu olan Sadzlar ve keza Ubıhlar ve Adigeler arasında da büyük saygı görüyordu.

            Böylelikle Aslanbey’i “baba katili” olarak suçlayıp karalamaya çabalayan resmi Rus bakışı kağıt üzerinde kalmış ve Abhazya halkını yasal hükümdarından koparamamıştı.

                                     “Baba katlinin” Siyasi içyüzü

            1808-1810 yıllarında Rus askeri ve idari makamlarında muhtemelen siyasi amaçlarla uydurulmuş olan “baba katili” teması, neredeyse iki asır boyunca gündemde kaldı.

            Diğer taraftan, Çarlık makamları gerçekten de kendi kocasını zehirlemiş olan Nina Dadiani’yi, sadece Rusya çıkarlarına hizmet ettiği için her şekilde desteklemekte ve korumakta idiler. Bundan başka, Aslanbey’in güya babasını öldürdüğü dedikodularını Nina’nın da yardımı ile her tarafa yayıyorlardı.

            Lakin gözden düşürme politikası başarısız oldu. Çünkü Aslanbey’in ülkedeki otoritesi tartışılmazdı ve Megrelya’da Rus süngülerinin koruması altında bulunan Seferbey devamlı olarak “Sohum Kalesinin zaptı için asker istiyordu, çünkü neredeyse tamamen güçsüz kalmış ve hatta kovulmuş durumdaydı”

                                    Seferbey ve Sohum-Kale’ye Saldırı

Davet dilekçesinin yasadışılığı: İşte iktidarı tamamen kaybettiği bu atmosferde Seferbey’in (vaftiz adı Giorgi)  12 Ağustos 1808 tarihinde Rus Çarı I. Aleksandr’a hitaben yazdığı, Abhazya’nın Rusya’ya tabi kılınmasını (ilhak edilmesini) dileyen malum “davet dilekçesi” ortaya çıkar. Bu dilekçe Gürcü dilinde olup Nina Dadiani ve onun şahsi rahibi Baş papaz Yoselyani’nin dikte etmesiyle Mengrelya’da yazılmıştır. Bir samimiyet anında Seferbey, Abhazya’nın Rusya’ya dahil edilmesi müracaatını yazanı, “Kendimi Çarlık tahtına sunmamı bütün samimiyetiyle bana tavsiye eden Yoan Yoselyani olmuştur” diye ifade eder.

            Çar I. Aleksandr 17 Şubat 1810 tarihli fermanıyla işte bu yasadışı “istirham dilekçesine” dayanarak Georgi-Seferbey’i Rus İmparatorluğu’nun yüksek himayesi altındaki Abhazya mülkünün yasal prensi olarak tanıyacaktır. Lakin burada çok önemli bir duruma dikkat çekmek gerekiyor. Bu ferman ortaya çıktığı sırada ve hatta bu tarihten sonra daha uzun bir süre,  yasal hükümranı Aslan Bey Çaçba tarafından neredeyse iki yıldır 1808 Mayısından beri idare edilen Abhazya’da, hiç bir nüfuzu olmayan Seferbey hiçbir yere ayrılmadan Rus Megrelya’sında ikamet etti.

         Hem yüksek fermanın uygulanmasını, hem de Sohum Kale’nin teslim alınması için Kırım’dan gelecek çıkarma kuvvetini sabırsızlıkla bekleyen Seferbey, Rahip İ. Yoselyani vasıtasıyla defalarca Rus İmparatorlu’ğunun başkenti Petersburg’a başvurmuştur.

                                             Seferbey’in Korkusu

         Haziran 1810 tarihinde Kutaisi’de bulunan Rus komutanı Albay Simonoviç Megrelya hükümranı Nina’nın huzurunda Seferbey’e fermanın ve diğer madalyalarının gönderildiğini haber verip “Hemen Abhazya’ya giderek törenle bunları teslim almasını” söylediği zaman, Seferbey bunu kesinlikle redetti. Rakibi  olan ağabeyi Sohum’u ve dolayısıyla hemen bütün Abhazya’yı elinde tutarken, zaten kendisi Bab-ı Ali, Osmanlı yönetimi tarafından atanmış olduğu, Türk Ordusuyla hemen üzerine saldıracağı ve Abhazya’dan kovulacağından ötürü, şu sıralar ferman teslim almak üzere Abhazya’ya gitmesinin kendisi için çok tehlikeli olacağını söyledi. Tamamamen güçsüz durumdaki Sefer Bey, töreninin Rus orduları Sohum önlerine gelene kadar” ertelenmesini istiyordu.

            Rus General Tarmasov olayların bu şekilde gelişeceğini hiç beklemiyordu ve burnundan soluyordu. Seferbey’in ağabeyi Aslanbey’in gazabından korkarak Çar’ın onay fermanını almaktan bile çekineceğini beklemiyordu. Sefer Bey, General Tormasov’a bir mektupla şahsen başvurarak Rus ordularının yardımını istedi. Aksi halde Megrelya’dan çıkıp kendi mülküne gitmeye bile cesaret edemiyordu. Rus askeri yönetimi güç durumda kalmıştı ama artık I. Aleksandr fermanı imzalamış olduğu için Seferbey’in himaye talebini reddedemezlerdi. General Tormasov, Albay Simonoviç’e 15 Haziran 1810 tarihinde verdiği talimatta, Sohum’un Rus askeri gücüyle zaptedilip Seferbey’in Abhazya hükümranlığına getirilmesini emretti.

                            Sohum Kale’nin Zaptı ve Rusya’nın Stratejik hedefleri

Böylelikle Aslanbey’in ve Sohum Kale’nin kaderi tayin edilmiş oldu. Rus planında Sohum’a denizden çıkarma ve Tümgeneral Orbelyani kumandasında Megrelya’dan gelecek bir kara harekatı öngörülmüştü. Bu tarihte Osmanlı kalesi Poti, artık Rusya’nın elindeydi. Rusların Karadeniz’in doğu kıyısına hakim olmaları için geriye Türklerin “Eski İstanbul” adını verdikleri Sohum’un ele geçirilmesi kalmıştı. Tümamiral Yazıkov, 10 Haziran 1810 tarihinde Sivastopol’dan Sohum’a bir savaş filosu sevkedilmesi talimatını verdi. Bu filonun kapsamına 60 toplu “Varahiil” gemisi, “Voin”, “Nezaret”, “Konstantin” fırkateynleri ve Yüzbaşı Dodt komutasında 4 deniz alayının 640 mevcutlu bir taburunu taşıyan iki adet gambot giriyordu. Savaş filosu 8 Temmuz 1810 günü saat 4 de Sohum limanına girdi. Kaleden filoya top ve tüfek ateşi açıldı. Ertesi gün filo kıyıya yaklaşıp topların bütün gücüyle kaleye ateş yağdırdı. Akşama doğru  kale toplarının tamamı tahrip edilmiş, şehirdeki binalar yıkılmıştı. Koyda bekleyen 7 adet Osmanlı gemisi batırılmıştı. 10 Temmuz 1810 tarihinde Yüzbaşı Dodt iki topla birlikte deniz piyadeleriyle kıyıya çıkarma yaptı. Kale kapıları yıkıldı ve Rus kuvvetleri kaleyi zapt etti. General D. Orbelyani kumandasındaki bir tabur, Kodor Irmağı tarafından, Rusların kuklası haline gelen Sefer Bey de yanlarında olup gelip şehre girdi.

            Aslan Bey geri çekilmek zorunda kaldı ve bir Abhaz kabilesi olan Sadz akrabalarına sığındı. Kalede 300 Abhaz ve Türk öldürülmüş ve 76 kişi esir alınmıştı. Rus güçleri subay ve erlerden ölü ve yaralı olarak 109 kayıp vermişlerdi. Yüzbaşı Dodt 62 adet top, 108 pud barut ve çok sayıda gülle ele geçirmişti.

            Aynı yıl (1810) 5000 civarında Abhaz Osmanlıya sürüldü. Bu 19.yüzyılın ilk muhaceret dalgasıydı.

Rusya’nın yönetim Çevreleri, Abhazya’ya hakim olmak suretiyle ileride nüfuslarını kuzeyde Kafkasya’nın tamamına, güneyde ise Osmanlı’nın Asya vilayetlerine kadar yayabileceklerinin pekala farkındaydılar. Rusya’nın Kafkasya’ya yerleşmesi ile birlikte, İngiltere de Hindistan’a yönelik tehditten daha yüksek sesle bahsedilir oldu. Rusya’nın yakındoğu ve Hindistanla ilgili stratejik planlarıyla ilgili şüpheler 19.yy boyunca Rus-İngiliz ilişkilerini zehirlemeye devam etti.

  Abhazya’da Hakimiyet Mücadelesi

Sefer Bey’in Kukla yönetimi: 10 Temmuz 1810’da olan şeyin Abhazya’nın gönüllü olarak Rusya ile birleşmesi olarak adlandırılması hiç bir şekilde mümkün değildir. Sohum Kale’nin kuvvet yoluyla ele geçirilmesi. Çarlığın Abhazya’daki  fetih politikasının yalnızca ilk adımı idi. Yeni yönetim tüm olarak buraya hakim olabilmek için Rusya’nın Abhaz halkıyla daha yarım asır boyunca  savaşması gerekti. Seferbeyle Aslanbey’in mücadelesi herşeyden önce iki büyük güç olan Rusya ve Osmanlı arasındaki nüfuz mücadelesi idi. Sohum Kale’nin zaptı, Sefer Bey’in Aslan Bey’e galip gelmesi değil. Abhazya’ya hakimiyet mücadelesinde Rusya’nın Osmanlı karşısında kazandığı bir zaferdi.

            Rus süngülerinin desteğindeki Seferbey, her nekadar Abhazya’da kendisini emniyette hissedebildiği yegane yer olan Sohum Kalesi’ne taşınmışsa da, halk tarafından saygı görmemişti. Daha önce Poti Kalesi’nde muhafaza edilen I. Aleksandr’ın fermanı ve diğer madalyalar, Tormasov’un talimatıyla 1810 sonbaharında 100’den fazla Rus Subay ve askeri koruması altında Sohum’a getirildi. Seferbey bunları aldı ve halkın huzurunda Rusya İmparatoru’na ebedi bağlılık andı içti.

            Lakin Askeri makamlar Seferbey’in Aslanbey karşısında zayıf kaldığının farkındaydılar. Aslanbey’in adamları bin Rus askerinin Sohum’daki mevcutdiyetine rağmen, şehrin çevresini kontrol etmeye devam ediyorlardı.

            Mart 1811 tarihli bir belgede Seferbey taraftarlarının çok az olduğunu ve hükümran Nina Dadiani’nin çoğunluğu Aslanbey taraftarı olan Abhaz ve Dağlıların Megrelya’ya saldırmasından korktuğundan bahsedilmektedir.

            Sohum’un zaptından sonra gerçek iktidar Seferbey’i kontrol eden  ve yönlendiren Yüzbaşı Agarkov’un (Sohum Kalesinin Rus kumandanı) eline geçti.  Amirlerine yazdığı Ocak 1811 tarihli raporda, yeni hükümdardan hakaretamiz bir dille bahseder.  “Seferbey korku içindeydi ve sık sık Sohum Kalesine yaklaşıp askerlere ateş eden Aslanbey’in adamlarına karşı hiç bir şey yapamıyordu. Öyle ki kaleden 100 adım uzaklaşmak tehlikeli oluyor” diye rapor ediyordu, Agarkov.

            Abhazya’nın tamamında halk ayaktaydı. Kafkasya’daki Rus orduları kumandanı General Tormasov 15 Mart 1811 tarihinde Seferbey’e gönderdiği mektubunda, son derece öfkeli bir tarzda, onun Aslanbey’e karşı hiç bir şey yapmadığını yazıyordu. Yeni hükümranı Abhaz halkı üzerindeki hakimiyetini güçlendirmeye davet ediyordu. General Seferbey’e hatırlatıyordu. “Siz silah gücü ve himaye ile yasal hükümran olarak tayin edildiniz ve yetkilendirildiniz, muzaffer Rus orduları tarafından destekleniyorsunuz.”

                                   Osmanlının Askeri Yenilgisi

            Savaşın sonuna doğru (1806-1812) Osmanlı İmparatorluğu Kafkasya’nın Karadeniz kıyısındaki bütün üslerini yitirmişti: Anapa, Sohum-Kale, Anakliya, Poti... Uluslararası durum, Rusya’ya saldırmaya hazırlanan Fransa İmparatoru Napolyon’un milyonluk ordusu Visla’da toplanıyordu.

            Mayıs 1812’de Bükreş Anlaşması imzalandı. Bu anlaşmaya göre; Rusya, Abhazya ve Megrelya kıyılarına tamamen sahip oluyordu. Böylelikle Batı Gürcistan’ın (Megrelya, İmeretya, Guriya) ve Abhaz Sahilinin Rusya’yla birleşmesi sağlanmış ve Kırımı’ın güvenliği pekiştirilmiş oluyordu. Osmanlı ile savaşın bitirilmesi, İran ile yapılan savaşın da (1804-1813) bitişini hızlandırmıştı. Aynı zamanda Rusya, ana stratejik meselesini de çözmüş, güney sınırlarında barışı sağlayarak Napolyon’u Türklerle ittifak kurmaktan mahrum etmişti.

Sonuç Olarak: Keleşbey’in ölümü büyük bir talihsizlikti. Yaşasaydı Abhazya’nın kaderini değiştirebilecek biriydi. Ne Osmanlılar ne de Ruslar Keleşbey’den hoşlanmamışlardı. Çünkü iki tarafta kendilerine kayıtsız şartsız itaat edecek lider arıyordu. Keleşbey böyle bir lider değildi. İşin ilginci iki taraf da bir an önce ondan kurtulmak istiyordu. Aslanbey Osmanlıların, Seferbey Rusların adamıydı. Olaylar bütün ayrıntıları ile gözden geçirildiğinde halkı tarafından desteklenen ve sevilen lider Aslanbey’di ama  tabi olduğu Osmanlı İmparatorluğu yeterli desteği verememişti. Osmanlı sadece Aslan Bey’i ve Abhazya’yı değil Karadeniz’in tüm Kafkas kıyılarını kaybetmişti, Abhazya’ya ve Aslanbey’e değil kendine bile hayrı yoktu.

Öte yandan Seferbey’i pişirip sunan Mengrel kraliçesi Nina’ydı. Kendi kocasını zehirleyip kurtulmuştu. Keleşbey’den de kurtulmuştu, devamını getirmesi getiriyordu. Doğrusu kadın çok azimliydi ve kötü emellerinde de başarılı oldu.  Ruslar da Nina’nın entrikalarından yararlanıp süfli Seferbey’e sahip çıktılar ve Abhazya’nın başına getirdiler. İstedikleri gibi çıkmasa da arkasında durdular ve onu iktidar yaptılar.

Aslanbey kaybetmişti ama gerçekte kaybeden Aslanbey değil Osmanlı’ydı. Tabii burada küçük gibi görünen ayrıntılar da unutulmamalıdır. Abhazların tarihsel kaderini değiştiren olaylara alet olan kendi içimizdeki insanlara da değinmeliyiz. Bunların başında Zapş sülalesi var. Ne yazık ki folklorik şarkılarda “Zapşiaa amahagiajükua” diyor Abhazlar. Çünkü yine çok sevilen bir lideri daha öldürüyorlar, tıpkı Keleş Bey gibi, hem de tuzak kurarak, Marşan Halıbey şarkısını hatırlayalım.  Aynaya bakmamızı gerektiren bu ve benzeri pek çok iç kargaşalıkları göz ardı etmemeliyiz. Çünkü benzeri hatalara her zaman düştüğümüzü görüyoruz. Geçmişten ders almak adına gerçekleri çıplak görmeye alışmalıyız.

Diğer bir sıkıntı da, en yakın komşuları Megreller ta başından beri doğru-dürüst bir dostluk sergileyemiyorlar. Daha 1621 yılında Abhaz Prensi Puto Şirvaşidze’nin her yönüyle güzel ve asil kızı Tanurya’nın başına gelenler başta olmak üzere bir çok kötü deneyime karşın ne hikmetse Abhaz hanedan aileleri onlardan kurtulamıyor, hemen her dönemde Dadyanlarla hanedan evliliği yapıyorlar. Yukarıda da görüleceği üzere bu bölümleri Abhaz yazarlara göre ele aldık. Bir de Osmanlı bakış açısını görmek gerek. Mustafa Aydın’ın “Üç Büyük Gücün Çatışma Alanı Kafkaslar” adlı kitabını aynı zamanda doktora tezi olması bakımından çok önemsiyoruz. Bir sonraki yazımızda onun sunduğu kaynaklara değineceğiz.

İlk Abhaz Sürgünü 1810 demiştik. Oysa ondan öncesi de var. Osmanlı makamlarının 1757’de Keleşbey’in babası Manuçar ve amcaları Şirvan ile Zurab’ın Osmanlıya sürmesini Keleşbey gibi Abhaz halkı da unutamıyor. Bir halkı başsız bırakmak verilebilecek en büyük cezalardan biri olmalı. Bu anlayış da kötü bir sürgün ve soykırım aracı. Keleşbey’in sadece amcası Zurab Abhazya’ya dönebilmiş ve hükümran olmuştu. Kendisi de Osmanlıda yetişmişti. Babası Manuçar’ın sürgünü, Sohum Kalesi’nin yönetiminin Zapş ailesine verilmesi, Çaçba Hanedanını sindirme ve yok etme çabaları hem Keleşbey’de, hem de Abhaz halkında Osmanlılar adına kötü anılar bırakmıştı. Bu anıları zaman zaman  Abhaz folklorik söylencelerinde görüyoruz.

Düşünün, daha 1864 göçüne 54 yıl var, yarım asırdan fazla bir süre. Bu zaman zarfında  zavallı Abhazlar daha neler görecek, 1864 göçünden sonra da bu iş bitmeyecek.

Bitmek tükenmek bilmez sürgün acılarımızı, ileriki satırlarda hep birlikte görelim.

 

Kaynakça:

  1. 1- İlk Çağlardan Günümüze Abhazya Tarihi. Baş editör: Stanislav Lakoba, Çeviri Uğur Yağan, Yayın Editörü: Sezai Babakuş. 2014-İst.

       

  

  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yazarın Diğer Yazıları
491 gün önce
697 gün önce
812 gün önce
1198 gün önce
1261 gün önce
1522 gün önce
1745 gün önce
1853 gün önce
1875 gün önce
1889 gün önce
İmsakGüneşÖğleİkindiAkşamYatsı
medi
haceri, simya , naturel , dogal , urun , organik sampuan , organik sivi sabun, organik dus jeli , organiMilliSavunmaYusufoğlu Makina ve Kalıp Sanayi
bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=