Lütfen bekleyin..
DOLAR
istanbul
14°
22 Nisan 2018, 17:11

Kopsirgen Orhan

Türkiye'de Lo Kıtların Yaşayan Tahamedeleri! 1. Bölüm

26 Nisan 2016, 14:39

Thamade Kavramı

Thamade, kendisine verilecek görev ya da görevlerin gerektireceği özellikleri taşımak koşuluyla, toplum ya da topluluk ya da onların temsilcileri tarafından, belirli bir görevi yerine getirmek üzere, görevlendirilen, belirli bir misyon ve statüyü belirli süreyle taşımak üzere seçilen kimseye denir. Bu anlamda thamade, belirli bir görevi yerine getirmek üzere, belirli bir misyon ve statü ile seçilerek görevlendirilmiş kişi anlamı tanımlanmalıdır.

 Nitekim Çerkes xabze' ye göre de böyledir. Burada çok önemli bir noktaya değinmek zorundayız. thamade ile yaşlı belirli görevde, zamanda ve kişide örtüşebilir. Ancak thamade hiçbir zaman yaşlı değildir. Yaşlı da’ thamade değildir. Bu iki kavramı kesinlikle birbiriyle karıştırmamak gerekir. Bu şekilde seçilmiş ya da
atanmış olan thamade, üzerine almış olduğu görevi tam yetkili olarak yerine getirmek zorundadır. Burada kendisini seçen ya da görevlendiren kişiler ya da kurullara karşı tam bir sorumluluk altında olduğunu düşünerek, tam yetki ile görevini yerine getirir, misyonunu tamamlar. Görevin sınırları içerisinde hiçbir yetki kısıtlaması yoktur.

Yine önemle durulması gereken bir konuda, yaşlılıkla thamade 'nin özdeşleştirilmesi olayıdır.

Bilindiği üzere Çerkes kültürü hiçbir zaman yazılı olarak toplanmamış, yazılı biçime getirilmemiştir. Tersine sözlü ve uygulamalı olarak kuşaktan kuşağa süre gelmiştir. Bu durumda yaşın ilerlemesine paralel olarak bilgi ve deneyimin artmasına, birikmesine neden olmuştur. Bir yabancı yazarın dediği gibi Çerkes thamadeleri kendilerini propaganda ile ya da para ile kanıtlamamışlar, pratikte gerçekleştirdikleri eylemlerle bu unvana hak kazanmışlardır. Bunun içindir ki, yaşla thamadelik çoğu kez örtüşmüştür. Ancak temel kural bu iki kavramın ayrı olduğudur. Nitekim belirli thamadeler için yaş hiçbir şekilde aranmamıştır.

Çerkes xabze toplumunda thamadelik hem kavram olarak, hem de kurumsal olarak oluşmuş ve toplumsal düzenimizde bir statü olarak yerini almıştır. Ayrıca bu kavramın toplumsal yapıda yer alması öyle yakın bir zamanda olmamıştır. Daha avcılık ve toplayıcılık dönemlerinde, görevin başarılması ve paylaşımın adil ve eşit olması için eşitler arasında thamade seçilmeye ve görevlendirilmeye başlanmıştır. Geçen uzun tarihsel süreç içerisinde thamadelik kavramı gelişerek daha çok toplumda saygı kazanarak bir kurum biçimine dönüşmüştür.Thamadelik konusu toplumsal ve kuramsal bir olgu şeklinde Çerkes toplumunda vardır.          

Toplumumuz devam ettikçe de devam edecektir.

Bu bilgiler Rahmi Tuna”nın ADIGE HEBZE adlı eserinden yararlanarak hazırlanmıştır. Ancak, biz tanıtım yaparken yukarıda belirtilen bilgilere yüzde yüz uyacak kişiler seçmedik. Zaten kavrama uygun kişi bulma olanağı bu günkü koşullar içinde söz olamaz..Biz kişileri belirlerken toplumu konusunda bilgi sahibi olup bu bilgileri toplumuna yazılı yada sözlü olarak aktaranları seçtik.Bu seçimi yapar iken de köy halkından tümü değil bazılarından aldığımız bilgiler ışığında bu yazıyı hazırladık.Yazdıklarımızın yüzde yüz doğruluğu iddiasında değiliz.Eleştiri yapacak olanları  saygıyla karşılarız

 

A) Adana-Tufanbeyli AKPINAR KÖYÜ  (LOW KIT=  ( Thamadesi )  CANDAR=(Джандар) SAİM OKAN

                                                

  •       1949 yılında ADANA ‘ da doğdum. Adana'nın Tufanbeyli ilçesi Akpınar ( lokıt) kçyünde...
  •       1967 yılında Mersin İlk öğretmen Okulu’ndan İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık sınıfına seçildim.
  •       1968 yılında İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’ndan İstanbul Üniversitesine girdim.
  •       1976 yılında İstanbul Üniversitesi’nden mezun oldum
  •       Fen Fakültesi Biyoloji bölümü…
  •       Fakülte hayatımda A. Süheyl Ünver Bey’in Cerrahpaşa ve kubbealtıındaki tezhip kurslarına katıldım. Bire bir kopyalama çalışmalarımın yanında yeni kompozisyon (kreasyon) üretme üzerinde yoğunlaştım. Merhum Süheyl Bey’ in deyimi ile Tezhip sanatı öğelerinin notalarına vakıf oldum. Bu konuda Azade Akarve Cahide Keskiner Hocalarımın yardımcı oldular ve başardım.
  •       PINAR sanat ve kültür dergisi kapaklarını yaptım ve süsleme ile ilgili yazılar yazdım, röportajlar yaptım.
  •       HAT ALBÜMÜ nün tezhip kompozisyonlarını ve sayfa arası kırıntı tezhiplerini yaptım. Renk ayırımı, montaj ve pikaj işlemlerinde yardımcı oldum.
  •       1985 ve 1986 yıllarında Yapı Kredi Bankası İstanbul Üsküdar ve Kadıköy şubelerinde tezhip kursu verdim ve yılsonunda Galatasaray Yapı Kredi Bankası sergi salonunda öğrencilerimle sergi açtım.
  •       ÖĞRETMENLİĞE 1980 YILINDA BAŞLADIM
  •       Öğretmenlikten önce askerliğimi yaptım ve bir yıl KARGA ÇÖMLEK çini ve seramik atölyesinde PANO RESSAMI olarak çalıştım (sır altı ve sır üstü çalışmalarımız oldu )
  •       Devlet okullarında ve dershanelerde olmak üzere 34 yıl öğretmenlik mesleğimi icra ettim
  •       2 Ocak 2014 tarihinde emekli oldum
  •       Öğretmenliğim esnasında tezhip ve süsleme ile ilgili serbest çalışmalar yaptım gezdiğim tarihi yerlerden (İznik, Bursa, Birgi. İnegöl ve izinli olarak İstanbul camileri ve Topkapı ve harem çinilerinden) örnekler topladım ve imkânlarım ölçüsünde değerlendirdim, çalışmaya devam ettim
  •       Süsleme desenlerinin notalarına sadık kalarak eşarp desenleri yaptım (yaklaşık 15 desen) ve batik çalışmaları yaptım.
  •       Evde isteyenlere / merakı olanlara tezhip kurslar verdim
  •       Hat öğrenme için yaptığım çaba iki kez sekteye uğradı ve olmadı (tayin dolayısı ile) ama hala kararlıyım ve başaracağıma inanıyorum!

1978 yılında evlendim. abaza ( aşuwa-tapanta) taban ailesinden Fahrettin kızı Mensüre ile evlendim.. 3 çocuk verdi Rabbim. bir kız iki erkek.. kızım evli ve torun var ( kız )... Fatin reklam şirketinde görevli. Animasyon reklam yapıcısı. Küçük oğlum Mustafa Bilgisayar öğretmeni...

  •       İLETİŞİM:      saimokan@hotmail.com

SAİM OKAN / Arapzade Mah. Ark altı Cad. No: 94/1 Orhangazi / BURSA

0 537 207 87 67 – 0 537 862 77 47

Bizim büyüklerimiz, başka bir deyimle annemiz, babamız, dedemiz büyük annemiz geçmişimiz ve halkımız için hemen hemen hiçbir bilgi aktarımında bulunmamışlardır. Sadece xabzeyi öğretmişler birde dilimizi. Onun içinde onlardan Allah razı olsun nur içinde yatsınlar dileğinde ve duada bulunuyoruz.

Saim Bey kardeşimiz beş yaşında köyden ayrılmış, ama dilini ve habzeyi unutmamış. Anne ve babasından dilini ve xabzeyi öğrenmiş ve yaşamı boyunca ana dili ile konuşmuş ve xabzeyi de yaşamının her döneminde uygulamıştır.

Saim Bey kardeşimiz de benim gibi büyüklerin bilgi aktarımı yönünden dertli:  Bu konuda saygıdeğer büyüğümüz ve gerçek bir thamade olan Bıc Saim”in bir anısını anlatayım. Bıc Saim.altı yedi yaşlarında iken köyünün girişinde bulunan çayırlıklarda arkadaşları ile oyun oynarken iki atlı onlara yaklaşmış  birisi atından inip oyun oynayan çocuklara seslenmiş  ayağı tez Bıc Saim Ağabeyimiz  koşarak çağıranın yanına varmış.Çağıran :” Sen Çerkes misin diye sormuş .Evet diye cevap vermiş.Kimlerdensin sülale adın nedir sorusuna cevap verememiş.Soran kişi  Sen  Çerkez olamazsın diye konuşmuş.Saim Ağabey de ağlayarak koşa koşa annesine gelmiş ve durumu anlatmış….Ben kendim için açıklama yapayım  İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine kayıt yaptırıp birinci sınıf  ikinci dönemine kadar   ben de sülale adımızı bilmiyordum.Saim Bey  kardeşimiz  geçmişinden anlatıyor Ne kadar istesem de rahmetli babam ailemiz ve geçen yıllar ile ilgili bilgi vermezdi.  YZUWGUALAYA? (Ne yapacaksın, Sana Ne… ) kelimesini söyler dururdu.. Bu belki geçmiş yıllarda Çerkez ve Abazalara yapılan baskılardan olabilir.. Belli bir yaşa geldikten sonra büyüklerimle yaptığım diyalog sonucu bildiğim bilgilere ulaştım.. Soy ağacını hazırladım ama babamın tasdiki ile..Fiili olanları soramadım kızmasın diye.. Başka yerlerde Candar var mı dediğimde kızdı.. Meğer Yozgat'ta Pınarbaşı Kaynar da..Suriye de ve Kafkasya Çerkesskte de varmış hepsine ulaştım ve soy ağaçlarını yaptım..Diyalogum devam ediyor. Diğer tarafta "BEN KİMİM?" sorusunu çok sormuşumdur kendime: Çerkes mi..Abaza mı? Ya da ne?
Mersinde arkadaşlarımla tartışırken ki, orta son ya da lise 1 olabilir... DADU denen bir amca kulak misafiri olmuş..Bize kızdı ve dedi ki: Neler saçmalıyorsunuz siz biz BASHEĞIZ... Tarihimiz çok eskilere dayanır. Bu zamanla ortaya çıkacak dedi ve the end... Daha da konuşmadı”
diye yaşamının bir parçasını içtenlikle aktarıyor.

Candar Saim Bey kardeşimizin yaşamından bazı kesitler:

Çerkes  Abaza derken bir de Basheğ çıkmıştı ve kafam  allak bullak... Neyse Üniversiyte yıllarımda arayışım devam etti... Bağlarbaşı derneğine bir ara gittim hatta Kafkas motifleri iler kolonları süsleme gibi bir cesaret gösterdim ama... bazı kendini bilmez gençlerin BU FAŞİSTİN NE İŞİ VAR..KOVALIM..DÖVELİM..sözleri beynimden kaynar su döktü ve bir daha uğramadım... İnanca  ve İslam’a uzaksa bir toplum benim orda işim yoktu!
Abhaz yazar Şerafettin Bey ile tanıştım..ilk alfabeyi ondan aldım ama apsuwa alfabesi idi.. Bir ara Abhaz derneğine de gittim..
ARAYIŞIM DEVAM ETTİ.. BU KÖR KUYUDA İĞNE ARAR GİBİ. BİR KÜTÜPHANE DE BİR KİTAP ARASINDA AŞUWA ALFABESİNİ BULDUM..İNANAMADIM Onunla uğraşırken Aşuwa ca yazılmış bir kitap elime geçti... ABAZA LİTERATURA... Okumayı çözdüm ve bayağı okudum. Bu arada ufkumu açan ASIL RAHMETLİ ÖMER BEGUA BEY'İN KİTAPLARI OLDU..2-3 KİTABINI İNCELEDİM... DAHA SONRA GOOGLE AMCA SAĞOLSUN İMDADIMA YETİŞTİ..KÖYE VE ÖZEL OLARAK YAPTIĞIM DİYALOG VE SOHBETLERDE DOĞRUSU BİR DESTEK GÖRMEDİM HATTA KÖYDEKİ BİR " AYZZARA DA YAPTIĞIM KONUŞMADAN SONUÇ NE OLDU DERSEN: (SAİM TÜM DÜNYAYI ABAZA YAPTI)" OLDU.. VE KIRILDIM TARİHİMİ VE AİLE BAĞLARIMI ARAŞTIRMAKTAN ASLA VAZGEÇMEDİM.. ŞİMDİ BİLİYORUM Kİ...MİLATTAN 3. YILDAN İTİBAREN YAZISI İLE BİRLİKTE AŞUWALAR..BAŞTA ANADOLUDA..KAFKASLARDA VE DAHA ULAŞMADIĞIM NİCE YERLERDE YAŞAMIŞ VE İZ BIRAKMIŞLAR... TÜRABİ SALTIK. ÖMER BEGUA, TURÇANİNOV.. VE DİĞER YAZARLAR BUN AİŞARET EDİYORLAR... VE BEN...
TURÇANİNOVUN KİTABUNDA DER Kİ: " YAZISI OLAN AŞUWA ÜLKESİ..." BU YAZI KAYNAĞININ İLAHİ TABLETLERDEN GELDİĞİNE İNANIYORUM VE BU DİLİN ÂDEM ALEYHİSSELAMDAN BERİ VAR OLDUĞUNA İNANIYORUM...
 
VE CANDARLAR..

Bazı büyüklerin ifadesi ile aşağı köyde bir " CANDAR MEDRESESİ " varmış Bu medresenin kurucusu Candar Aslangeri…Köydeki çocukları okutuyormuş... Bu bilgiyi aldığımda belki de bazı taşlar yerine oturdu...Aşağıdaki köyde dominant aile HAPATLAR ve KOPSIRGENLER dir yukarı mahallede ise TSEYK'UA ve o soydan olan TABANLAR dır ve bunun yanında diğer aileler....Burası benim yorumumdur Orhan BEY... ASLANGERİ ( Aslangiray)  bir dini lider olarak geldiği belli... Fazla malı mülkü yok..sen çocukları okut biz seni koruruz misali eğitime yönlendirmişler ama zaman değiş incede ortada kalmış. Öyle ki babam kaçar gibi köyden Mersine taşınmış...
ORHAN BEY... bunları ilk ve son size yazıyorum..Bundan nasıl bir yorum çıkarırsın bilemem ama...
 

BEN NE BÜYÜKLÜK PEŞİNDEYİM NE DE THAMADALIK.... SÖZLERİMLE..KONUŞMLARIMLA..YÖNLENDİRMELERİMLE AZICIK İNSANLARIMIZA YARDIMCI OLABİLİYORSAM NE MUTLU BANA VE BU MÜCADELEMDEN VAZGEÇMEM

ASIL SİZİNLE DİYALOG KURMADAKİ AMACIM... ŞİMDİYE KADAR DERLEDİĞİM BİLGİLERİN NE KADAR DOĞRU OLDUĞUNU BİLMEK VE VAR OLAN BOŞLUKLARI DOLDURMAKTIR...
 
BAŞINIZI ŞİŞİRDİYSEM AFFEDİNİZ LÜTFEN SAŞA..
 
ALLAHA EMANET OLUNUZ.. ALLAH DUIVZIRIZXAD.. BZİLA..
 

                      --------------------------------------------------------------------

 

 B) Kayseri –Pınarbaşı-ALTIKESEK (LOW KIT ) Köyü Thamadesi BIC (быдж)  SAİM TUÇ

ASLIM  (ÖZ GEÇMİŞİM)

Aşva’ların, 15-16 . Yüzyıllarda güneyden, sıra dağları aşarak kuzeye yerleşmelerinin olduğu kaydedilir. Benim adını taşıdığım soyumun (BİC): Greklerin, adını Pitius koydukları şimdi Pitsunda diye anılan yere nereden geldikleri mechul ama oradan bir baskın sonucu, haber verildiği halde aldırmayarak, baskın sonunda hayatta kalanların ani bir dağışla çeşitli bölge ve boylara karıştığı ve mensubiyetini taşıdığım benim ailemin de şimdiki Abazaştağı adıyla anılan bölgeye naklettiğini söylencelerden biliyoruz. Bunun xvı. Yüzyıl civarında olduğunu sanıyorum.

Oradan Büyük Dedem Bic Yusuf ilk kafileyle ve gemiyle (1859) Anadolu ya intikal etmiş. Dedem Bic Mahmetgeri (Dayıları Çıkua’larda kalmış) altı yıl sonra atla, karadan gelerek babasını bulmuş. Dedem Kılıçlardan evli ve dört erkek çocuğuna sahipti. En küçükleri Babam Bic Fuat idi. Ağbilerini Osmanlı ve Türkiye harplerinde kaybetti. Babam, Kokua’ların (üç kardeş: Seyit, İshak ve Osman) Seyit’in tek kızı Remziye (Gogura) ile evlenmiş. Nufus kaydına göre ben 1934 yılında doğmuşum. Ailenin ilk erkek çocuğu olmam nedeniyle, babamın ahret kardeşi “Lov’ların Resmiye” Salıncak (Xırıyne) eğlentisi düzenlemiş ve ismimi, isimler arasından kura çekerek o koymuş. Biraz nazlı ve esirgenerek büyütülmüşüm. Sonra bir kız ve beş erkek kardeşim daha oldu. Bacı ve üç kardeş hayattayız.

Altı yaşımdayken okutulmam düşünülmüş ve yarı kasabalı olmuşuz. Ben okula gitmeye başlayınca, kim olduğum bilinmesin için annemle babamın, dilimizi konuşmama kararları aldıklarını gizliden duymuş oldum. Okula giderken birazda (ehillerinden) din dersi aldım ve kasabada orta öğretim olmadığı için, sonra Kayseri’ye gönderildim ama Milli Şef dönemiydi… Hem okulun sıkması ve hem de annemi kaybetmiş olmam beni maalesef Lise kaçkını durumuna düşürdü.

Sonra biraz çiftçilik, biraz esnaflık derken, askerlikten sonra “Büyük balık büyük suda yaşar” düşüncesiyle, iş tutmam için Ankara’ya yönlendirildim ve 58 yıldır kardeşlerimden Sabri ile birlikte Ankara’da TC ye milli hamallık yapmaktayız yani son zamanlar da pasifize olmuş, sağlık sektörü ile ilgili dişçilik ekipmanı ve medikal konularında imalatçıyız…

Bu arada unuttum, Türkçedeki “PİC” ifadesi ile soy adımızın ses benzerliği nedeniyle, tahsildarın nesepsizlik söylemine sinirlenen Bic Ğali (ben daha doğmadan önce) soy adımıza en yakın bulduğu TUÇ sözcüğü ile soy adımızı değiştirmiş!... Kokua’ların kızı Nurten ile evliliğimizden üç çocuğumuz oldu ikisi erkek biri kız ve şimdi üçüncüsü olan kızdan “Sinerıs ŞARA”  adında bir torunumuz var.

Sayın O. Kopsırgen’in “Öz Geçmiş” yazmam ısrarı üzerine: Özet olarak, benim soy hikâyemi böylece anlatmış oldum, ama halkımla birlikte düşündüğümde, Karadeniz ve Karadenizin iki yakasındaki topraklara sadece kan ve ter değil, ceddimiz durmadan yığınla can ekti ve muhaceret hiç bitmedi, şimdiden sonra bakalım kader ne gösterecek?... Bizden sonraki soy ve camiamız neslinin en hayırlısını yaşamalarını;  en güzel ve en huzurlu geleceklere sahip olmalarını diliyorum…  

Saim Ağabey,Bilgi dolu bir ağabeyimizdir.O,Ömer Beyga amcadan sonra halkımızın yetiştirdiği büyük insanlardan bildir.Halkımızın tarihi,sosyolojisi,habzesi ile dolu bir kişidir.Saim Ağabeyi bu bölümde anlatmakla bitiremeyiz merak eden okuyucular dilerlerse Saim Ağabeyin dağarcığını açar ve aktarırız.Şimdilik Saim Ağabeyinin köyü olan ALTIKESEK  ile ilgili bir yazısını aktarmakla yetiniyoruz

TÜRKİYE’DE ALTIKESEK KÖYÜ (LOKIT)                                                                                             

Yazım: 13 Ocak 2009 Ank. Saim Tuç Bic-ra

Abhazya’nın (Apkazya) yukarı kuzey doğrultusuna düşen, SSC. Döneminde Karaçay-Çerkes Yerel Cumhuriyeti olarak isimlendirilmiş olan ve idari bölge sınırları içinde kalmış: Rusların Abazin, Kafkas halklarının Abaze (Aşıva-Aşuwa) adıyla andığı. Antik yanıyla Bask, Abask;  Adıge’lerin yerli anlamında kullandıkları “Xeğarey” ekiyle Basxeağ (Bask-xeağ), yerleşik oldukları bölgenin özelliği nedeniyle Tapanta (“T” üst damak vurgulu ve peltek söylenecek) olarak ta bilinen: Gum, Gubina, Yincig Lokıt” ile çevre Aşıva köylerinden, kesin olmamakla beraber “iki bin hane”nin ayrıldığı söylenir…

(Eskiden, saymayı hayvansı saydıklarından hane esas alınmaktaydı) Ve bu ayrılma tarihi Kuzey Kafkasya Halklarının yoğun tehcir yılı olarak bilinen 1864 Yılından önce olduğu için (1859) Altı kesekliler, birçok eşyayı beraberlerinde getirme imkânı bulmuşlardır. Karadan gelişlerin dışında Vapurla İstanbul yakınlarına indikleri, yerleşim yeri olarak Eyüp çevresinin gösterildiği fakat oraları sağlıklı bulmayarak dağılmaya başladıkları anlatılır.

Bunların küçük bir bölümünün İzmit üzerinden Eskişehir’e, Aydın istikametinden Mısır’a kadar indiği belirtilmektedir. Bunun dışında ilgisiz yerlerde başka Adıge köylerinde, az da olsa Aşıva ailelerin yaşadığına rastlanır. Nitekim Eskişehir il merkezine bağlı Ağpınar köyü bir Aşıva köyüdür. Diğer ailelerin yanı sıra Uzunyayla ile de ilgisi olan Bic Sami (Sayın) ile Aydın Arat’ın da o köyden ve Rısta’lardan olduğu bilinir.  Ayrıca Kütahya’da kalıp sonradan Altıkeseğe dönen Ju’lar, (Cıcuv) Kırşehir’in Sıtma ilçesinde rastlanan Bic ve Kişmagoa sülalesinden olanların görülmesi gibi. Bu meşakkatli uzun yolculuk ve dağılışta gruplardan münferiden kopmaların olduğu da kabul edilmelidir,

Gurubun geriye kalan diğer büyük bölümü Anadolu ya doğru ilerlerken, bir bölümü Yozgat yöresine yerleşir, bir kısmı Tokat, Sivas taraflarına geçer, birileri de şimdiki Altıkeseğin yerini benimseyerek oraya yerleşir ve kalanları Mağra (Göksün, Maraş, Adana) bölgesine yönelerek oralarda kendilerine göre köyler kurarlar.

Atkıran Dağı, Halitbören ve Altıkesek

KÖYÜN YERLEŞİM BÖLGESİ

Altıkesek, Orta Torosların kuzey yamaçlarından Sivas istikametine doğru uzanan düz eğimli büyük arazinin meydana getirdiği vadi ve küçük yarmalar ile onu çevreleyen Kangal,  Şarkışla ve kuzeybatı da Hınzır dağlarından sızan küçük su kaynakları birleşerek güneye doğru akar ve Şerefiye suyuyla birleşince Zamantı Irmağı adını alır. “Zamantı Havzası ”da diyebileceğimiz ve “Uzun yayla” adıyla tanınan bu geniş yerleşim bölgesi; Şörmüşek yöresinden de aldığı birkaç köyle birlikte, bünyesinde Çerkes köylerini barındırır. Eski Altıkesekliler bu Zamantı suyuna, Büyük su anlamında “Cıj-du” demişlerdir. Cıj-du, Kaynar nahiyesinin dar yarmasını aştıktan sonra fazla geniş olmayan bir vadi oluşturur. Bu vadi güneye doğru ilerlerken, sağ tarafta kalan dik yamaçlı Hınzır dağ silsilesinin, Cin Tepesi hizasına geldiğinde: Doğudan kendisine doğru uzanmış bir sağ kolun yumru yükseltisini andıran; Tege Dağının (Kiştage) önünden, Irmak doğuya kıvrılarak, takriben iki km civarında düz bir hat çizer.  Altı kesek işte bu düz hat ile Tege Dağının güney yamaç doğrultusu arasında kalan dar şeride yerleşmiş uzunca bir köydür. Önü çayırlık, görüş ufku Toros dağlarına kadar açıktır.

Kaynar yolu, Halitbören sapağı ve Altıkesek köyü.  

   

 

KÖYÜN ADI ve İLK YERLEŞENLERİ…  

Altı kesek için Altı kesik, Altın kesek diyenlerde var fakat esası Kafkasya da, Karaçayların köye verdikleri “Altıkasak” adından kaynaklanmaktadır. Resmi kayıtlara göre Altıkesek köyü 1860 yılında kurulmuş, 60 Hane ve 400 nüfus olarak yerleştiği ileri sürülse de bu rakamların takribi olduğu düşünülmelidir. Köye yerleşim birden bire olmamıştır ve ilk yerleştiği bilinenlerin, yukardan aşağıya doğru sıralaması ve aile lakapları şöyledir  (Kendi dillerinde Soy Adları):

1- BİC-RA.  2- KUP-RA. 3- yukarıda CAMBEY (Kanşokoa)  4- ÇEGOA. 5- KULBEK. 6- LOV-RA. 7- yukarıda GIMIC.  8- KOKOA. 9- KISAL-RA. 10 - yukarıda KILIÇ-RA.  11- RISTE.  12-  AJİ-RA. 13- KİŞMAGOE. Tekrar ÇEGOE. Tekrar BİC. 14- YAŞ-RA. Tekrar KOKOA. 15- LAHBARDI ve 16- TOKUMA ’lardır.

NUFUS HAREKETLERİ…

Ayrılanlar: Kılıc, Yaş, Lahbardı, Kaupşı, Meker, Bic'ların, Kokoa'ların bir bölümü. Dönüş yapanlar: Lov Devletmırza 1917 Rus devrimi esnasında kaçarak. Ayni devrimden sonra Lov Azamatgeri çocuklarıyla birlikte. Çıkoa'lar, mağra'nın Çajkoey köyünden 1925 yılında ailece iki kardeş, küçüğü sonradan Kunaçey'e yerleşmiştir. 1928 de Lov Beslan ma aile, İdebelli Küçük Şaban, Musa, Yozgat’tan Maçaca ve Uzun Arif (Nepşı), Mağralılar diye anılan üç kardeş (Nepşı) Aşıva olarak köye dönenlerdir. Diğer boylardan Aşkaruva, Kaberdey, Hatıkoay, Karaçay lardan köye (Koaj, Afacıj, Adamey, Halbat gibi) aile olarak gelenlerden evlilik yoluyla yerleşenler daha fazladır. Şıbzıxoa Buba, Cetger Yekup, Mazanıkoa Emin, Barisbi İzzet vs. gibi. Ayrıca köye hizmet için Sığır, dana, kuzu, koyun çobanı ve sağıncı olarak getirilenler arasında Kürt ve Türkmenlerde vardı. Bunların bazıları köye uyum sağlamış ve bazıları da şımarmaları nedeniyle köyden uzaklaştırılmışlardır. Bu bilgiler 1947 de yapılan köy sakinleri tespitine göredir.

Alttaki resim 18.03.1937 Ğazya kasabasında çekilmiştir.

Üst sıra soldan: Ajiy Abubekir, Kokoa İslam, Kısal İzet, Çegoe Abidin, Bİc Ziya, Çıkoa Harun. Orta sıra: Kokoa Mıhametgeri (Harapaat), Gımıc Reşit, Kokoa Emir, Varbi İzet (Kuşha), Kısal Bahri ve Ön sırada: Kulbek Nuh (Xanımın babası), Kısal Abdullah (Kace), Cambey Ahmet (Kanşovkoe), Kup Şuğayıp (Cığıta) ve Kulbek Memet. 

SONRAKİ DEĞİŞİKLİKLER…

Köyün üst başındaki ev Bic Ğalinin evi idi, çocuksuzdu. Önce Lovlara (Mahmut Beyin çocukları Hamit, Kadir, Seyit Resmiye ve Nadire kardeşlere) geçti, sonra Hatıkoey (kendileri Ginaz olduklarını, bazıları Ğozalıkoe olduklarını söyler) Zerk lere satıldı. Sonraki ev Biç Osman ve Bic İslam’ındı. İslam da çocuksuzdu, her ikisinin yerleri de Mağralılar (Nepşı Mustafa, Aslanbek ve Küçük Nuri kardeşler) satın aldı. Bic Mıhametgeri’nin (Bic Fuat-ın) ev yerleri atıl durumda, sahipleri Ankara’da yaşamaktadır. Bic Yahya’ (Ziya ve Sağdet)e ait yerler Feyzullah’a geçti. Kup’ların yerinde, Kup Aslixan’ın oğlu, Karkuyu-lu “Lıkaşe”lerden Yahya (Tatu) yaşamakta idi. Yanında ki evde Aji Yusuf (Küçük Yusuf oturuyordu. Eşi Şaşe Kupların yeğeni idi) Çegoe Murat’ın (Çegoe Ğabdin’in babası) evini Kokoe Selami aldı. Çegoe Ğaziz’in evlerini Koaj Ahmet ve Ziya (Sivaslılar) aldı. Bir bölümünde Rahmetlik Çegoe Bayram oturuyordu ve şimdi orada Kulbek Nuhun içgüveyi olan Hasan’ın çocukları oturmaktalar. Esas Kulbek lağabının sahibi olan Hacı Yahyanın evi tek oğlu Kulbek Memet tarafından Afeçız’lara satıldı. Lovlar ve Kokoelerden sonra, şimdi Feyzullah’ın oturduğu yer, Kokoa Mıhametgeri (Harapat) tarafından köye imam olarak gelen Ashad-cıuk’a verilmişti sonra Lov Beslen Beylere geçti. Yanındaki ev Kısal Hacbekirindi Çıkoe’ler satın aldı. Diğer Kısal ların arkasında Kılıc’lar oturmuşlar ve sonradan buraya evlerini Çıkoa’lara satan Kısal Hacbekir’in oğulları Abdullah (Kaca) ile Niyazi (Gıca) ev yapmışlardır. Rıste-ların evi hakkında, Kerem’in vefatından sonra bilgim yok.  Aji-ler ve Kişmagoe-ler den sonraki yerleşmeler ve değişmeler konusunda da yeteri kadar sağlıklı bilgiye sahip değilim. Yalnız Bic Abubekir-in (Tase) evini Halbet Zeki gilin ve Köyün en sonundaki Alahbardı-ların ev yerini Kokoe Kazinin satın aldığını biliyorum.

İlk yerleşim sırasında karşıdaki yakın köy Halitbören de (Kunaçey): Kunaç, Cıcuv, (Ju) Dura, Yesen ve Karaboğaz Köyünde (Aslankıt): Aslan, Karma ve Gigi’ler-den oluşan Abaze ailelerinin oluşturduğu biliniyor.

TEKMEZAR (İlk yerleşim sırasında yaşanan olay)

Tege Dağının arka yüzeyi kuzeye doğru, Cığara’nın zemin düzlüğüne bakan yamacın da ve Hilmiye, Viranşehir köyüne giden yolun iniş başlangıcında, dağ yönüne düşen küçük bir göze (Pınar) vardır. Biraz daha yukarısında, düzlükte ve yolun hemen kenarında, ön yüzünde eski yazı ile adları ve aile armaları bulunan, orta boy insan büyüklüğünde (sonradan gömü arayıcılarının kırdığı) dikili bir taş vardı. Bu taş, ilk yerleşim sırasında Avşarlarla aralarında çıkan arbede de, orada öldürülmüş olan Üç Altıkesekli anısına dikilmiştir. Basitte olsa, adına “SİN” dedikleri bu anıtsal taşın üzerinde yazılı olan isimler şöyleydi: Kokoa Seralıp, Rısta Avbekir ve Kişmagoa Aslanbek Çıkun. (Küçük Aslanbek) O tarihlerde bölge Sivas Sancağına bağlıydı ve oralara yerleşilmesine karşı çıkan Avşarların bu nevi olaylara sebep olması nedeniyle, gerginleşen ortamın daha da tırmandırılmaması için (1861 Temmuz ayında) bizzat Sivas Valisi bölgeye gelerek tarafları uzlaştırma girişiminde bulunma zorunda kalmıştır

Dolmen: Taş ev ve Beş Duyu

  

TEMEL ANLAYIŞ

Altıkesek’lilerin, temel değer yargıları diğer Çerkes boylarından fazla farklı değildir.  Soyun esas alındığı, soya bağlı olarak ferdin önemsendiği, Yaş hiyerarşisine dayalı, her soyun kendi kendini yönettiği ve denetlediği bir anlayışları vardı. Sahtecilikten pek anlamaz, insana insanca yaklaşır, kişiliği çok önemserlerdi. Toplumun genel kuralları ve kararlarına karşı hayli hassastılar. Köy kendi içinde yapılan hiçbir etkinliğe seyirci kalmaz ve her aile soyundan birisiyle mutlaka temsil edilirdi. Gelin getirme ve cenazeyi kaldırma toplumun işiydi. Nasıl uygulanacağı ayrıntılarıyla düzenlenmişti. Toplumsal konularda hiç kimse kendine verilecek görevden kaçmaz, toplum adına yapılacak herhangi bir faaliyette köy kendini, kendi içinden belirleyeceği bir gurupla ifade eder ve sorumluluğunu yerine getirirdi. Özetleyecek olursak kişi kendini önce soyuna, sonra komşusu, mahallelisi ve köyüne, daha sonrada boyuna ve toplumuna karşı sorumlu hissederdi ve onlara söz getirmemek için konulan kurallara, adet ve geleneklere, genel teamüllere uygun hareket etmeye çabalardı.

DAYANIŞMA

Köy, önceleri neredeyse kapalı bir toplum durumundaydı ve kendi kendilerine yetme zorunluluğu duymaktaydılar. Dolaysıyla Kafkasya’dan getirdikleri kendilerine has aletlerle hanımların yaptıkları dikiş ve ince elişlerinden başka yün yıkama, tarama, eğirme, şayak, başlık dokuma gibi imece usulleri vardı. Genç kızlarla delikanlıların yamçı yapımı, keçe pişirimi gibi konularda yardımlaşmaları olurdu. Bu sadece bir çalışma usulü değildi, çalışırken de eğlenirlerdi. Her işin bir ehli vardı: Kışlık un için buğday yıkamanın, bulgur’luk kaynatmanın, kurutmanın. Fıçılara yoğurt doldurmanın. Dilim, dilim peynir koymanın, yağ eritmenin. Kısır koyunları, ehil olan erkeklerin keserek, etin üzerinden kemiklerini almadan bir deri gibi gererek, (bacada kurutulan ufak parçaların dışında) tavana asarak gölgede kurutulurdu. Büyük baş hayvandan kışlık kavurma yapılması, olmayanlara da gizliden pay çıkartılması gibi. Ev yapana yardım edilir toprağı dama atılırdı.  Koyun katıştırmak, yünlerini kırkmak, koç katmak korucu tutmak, sığırtmaç ve dana çobanlarını kontrol etmek gibi müşterek girişimleri vardı. Üç veya dört çift öküz koşarak Kotan sürme, geceleri at ve öküz yaymada, ot biçmede, sap çekmede, harmanda dayanışırlardı. Her konuda adamı olmayana yardımcı olmak usuldendi. Kimse ayakaltına düşsün onuru incinsin istenmezdi. Öyle bir durum olsa bile onu engelleyecek birileri olurdu. Çocukları ve kızları herkes esirger, kadın tarlada çalıştırılmaz erkek işi yaptırılmazdı. Dolayısıyla bazı canlılar da makbul sayılır Leylek, Turna ve Kırlangıç’a dokunulmazdı. Sığırcık, Serçe, Bıldırcın gibi küçük yabani kuşlar avlanmaz ve etini yemekten hazzetmezlerdi buna güvercinlerde dâhildi.

YARGILAMA…

Her ailede bazı hoşnutsuzlukların olması gibi köyde bazı gerginlikler olmadı ve olmuyor değildi… Fakat bunun dışa yansıtılmasından pek hazzetmez, kendi aralarında bir çözüm üretmeye ve dışa karşı bir bütünlük sergilemeye çalışırlardı.

Soydan suç işleyen herhangi biri, ancak kendi soy büyüğünce sorgulanabilirdi. Ya da onun izniyle, kendisinin veya kendi adına görevlendireceği birinin aralarında bulunacağı bir heyet tarafından yargılanabilirdi. Yargılanacak kişi heyet huzuruna çıkartılmaz, onu temsilen, tayin edilecek biri tarafından, vekâleten sorgulanabilirdi. Heyet arasında soy büyüğünün bulunması mensubunu savunmak için değil, tamamen gözlemle ilgiliydi; konuşmaz, değerlendirmelere katılmazdı. Ancak: Heyetin tarafgirlik yaptığını, haksızlığa meyledildiğini anlar veya hissederse orayı hiç konuşma-dan terk ederdi. Alınacak kararda mutlaka soy büyüğünün ikna edilmesi gerektiği için meydana gelecek olan böylesi bir olumsuzluk sonrasında devreye girecek  (Elçi, Vekil, Hakem gibi) kimselerin tekrar güven sağlamakta çok zorlanmaları oluyordu. 

Ziyaret tepesi, Tege Dağı

 

GELENEKSEL ÖZELLİKLER

Altı kesekliler bu vadiye ilk yerleştiklerinde kuzey rüzgârlarına karşı arkalarına aldıkları Tege Dağını da makbul saymışlar, doğu etekleri ırmak yüzeyinden biraz yukarıda olduğu için rutubet almayacağı düşüncesiyle, köyün tam orta arkasına düşen düzlüğün, köye en yakın yerine ölenlerini gömecekleri bir mezarlık yapmışlardır. Bu istikametten hareketle dağın tepesine çıkılınca ve orada buldukları kaba taşlarla dairesel bir çevirme, çevirerek içine girmedikleri bir ziyaretgâh yapmışlardır. Caminin dışında yapacakları Alla ha yakarışlarında: “Yağafar” söyleyerek toplu halde buraya çıkmış, içlerinden sessizce dualarını yapmış ve yine sessizce daireyi üç defa dolaştıktan sonra Yefendi’lerine tabi olarak dualarını tekrarlayıp yine toplu halde Yağafar söyleyerek köye, ırmak kenarına inmişlerdir. Orada kurbanlar keserek etini büyük kazanlarda haşlamış ve gelen geçene bu etten yedirmiş, yenmiş, et suyu içilerek merasimlerini tamamlamışlardır. Eğer yapılan bu yakarış yağmurla ilgiliyse, orta yaş grubu birbirlerini ıslatmaktan ve suya basmaktan da kaçınmamıştır.

YAĞMUR ve ÇOCUKLAR... Yağmurla ilgili olarak, yaptıklar iri Çaput Bebeğini iki kolundan tutarak, grup halinde kapı, kapı dolaştırır, yağmur ilahilerine karşılık hediye beklerken, Çaput Bebeği ıslatmak için atılan sudan kendilerinin de ıslatılmasına aldırış etmezlerdi. Aşure günü tahta kaşıkları ellerinde, aşure içmek için ev, ev dolaşır... Dini bayramlar da üçlü, beşli guruplar halinde Lokum, Halğoane, halka şekeri toplar, ellerindeki çubuğa takarak evleri dolaşırlardı. Yeni yetme gençler, geceleri ay ışığın da "Harmole" Kışın buz tutan ırmak üstünde aşık (Koel) oynarlar; kızlarla birlikte yamaçlardan aşağıya doğru kızak kayarlardı.

AŞIVA DİLİ (Anaç Dil)

Günümüzde, sadece kültürler değil dillerde birbirini asimile etmektedir ve buna karşı gelinemeyeceği de görülmektedir... Aşuwa dili anaç dildir ve en eski tarihsel dillerden biridir. Konuşulmaması değil kaybolması, henüz bilinmeyen birçok tarihi olay ve özelliği de beraberinde götüreceğinden üzüntü verici olmaktadır. Altıkesek köyünün ana dili olan bu dil, Geleneksel yapıda akrabadan evlenme olmadığı için çevreden, özellikle Kaberdeylerden köye çok gelin alındı. Aşuva’ların “Gelini hoş tutma” duyarlılığı, onları gelinlerinin dilini öğrenmeye yöneltti ve anne, çocuklar üzerinde daha etkili olduğu için, birkaç kuşak sonra Altıkesek te, neredeyse bu dil konuşulmaz hale geldi. Altıkesek köyünün ana dilinin kaybolmaya başlamasını böylece özetledikten sonra:

Sn M. Ünal’ın derlediği “Uzunyayla’daki Çerkesler Arasında HATIRANIN MANZARASI: Köy ve Köylerin İsimlendirilmesi”  başlıklı makaleden etkilenerek Altı kesek köyünün arazisini çevreleyen köylerin ve kendi yerlerine verdikleri isimlerin asıl şekliyle yazılmasının asimilasyona karşı ve geleceğe taşınması bakımından yararlı olacağını düşündürdüğü için ekte kaydedilmiştir.

 

KÖYÜN CAMİSİ 

Cami, Uzunyayla da Vakıfların koruma altına aldığı üç camiden biridir. Taşları Şerefiye kalesinden getirilmiş, yontulmuş düzgün taşlardır; bazılarının hacmi iki metreküp civarındadır. Dolayısıyla o günün şartlarında bu taşları, takriben 20 Km. mesafeden nasıl getirildiği düşündürücüdür. Müftülük kayıtlarına göre caminin yapım tarihi  (1893) tür. Caminin şimdiki minaresini Kokoa Selattin’in anısına çoçukları yaptırmıştır (1991) Önceki minare: Çatının üstünde, insan boyundan biraz daha yüksek, tavanı ters huni terzında çinko ile kaplı, tepesinde ufak bir hilali olan ahşap çevirmeydi. Ayrıca, Son Cemaat yerinin önünde yine, insan boyunda ve 50-60 cm. çapında gayet düzgün yontulmuş yuvarlak bir taş dikiliydi. Hemen yan tarafında (doğu yanı) yine ayni taştan 40-45 cm. yükseklite bir basamağı vardı. Çoğu vakitlerde Ezan burada okunurdu. Caminin etrafı çevrili değildi; yazın köye gelen çerçiler gecelerini caminin köprüye bakan ön tarafında geçirirlerdi.

Kadro verilinceye kadar (1974) köyün imamı,  yörenin en seçkin Çerkes “Yefendi”lerinden temin edilmeye çalışılmıştır. Köy İmamının kullanımına tahsis edilen, camiye ait çayır ve tarlaların dışında: İmamların ücret talepleri köy bütçesinden veya köylü tarafından salma yapılarak karşılanmaktaydı.

Altıkesekliler din adamlarına aşırı hürmetkâr olmalarına rağmen, her nedense bazıları köylüyle bağdaşamamış ve köyü hicvetmişlerdir... Kuşha Mehmet Efendi (Varbi) nin "Vaminşerri şeytani Abaza" diye yazıp cami kapısın yapıştırıp kaçması gibi. Dağıstan Yefendinin benzer tarzda bir olayı olmuştur. Cami ve Müezzinlik hizmetini köyden birileri gönüllü olarak yapardı; bizden önceki kuşaktan Tatulenin (Nezir Gözütok) Ezan okuyuşu ve camiye candan hizmeti unutulmazdır. Ramazanlarda  Nanukaca (Burhan) ile birlikte davul çalar ve ilahi söyleyerek herkesi uyandırırlardı.

1980 li yılların İlk Okulu

İLK TEDRİSAT

Altı kesekte okuma, 1917 Rus devriminde yalnız başına kaçak olarak Altı keseğe gelmiş olan Lov Devlet Mırza ile başlamış. Bu zat uygun bulduğu misafir odalarını kullanarak köyün gençlerine hem okuma yazma öğretir, hem de bilgi aktarırken sık, sık şu sözü söylermiş: “En azından okumasını yazmasını öğrenin! Hiç mi değil askerde kendi mektubunuzu kendiniz yazarsınız.”  Rus’larla Japon’lar arasında 1904 -1905 yılında meydana gelen savaşa, binbaşı rütbesiyle katılan ve bacağından aldığı yara nedeniyle birazda aksayan bu değerli zat: 1939 da başlayan Rusya Almanya savaşında, Almanlar üstün geldikçe geri dönme konusun da ümitlenir ve çevresindeki-lere “İnşallah o cennet vatana sizleri de beraberim de götürüp dönecem” dermiş…  Bu zatın emeği ve hatırasına dönük olarak, Kokoa Selattin’e nerede okuduğu sorulduğunda: “Ben Devletmırza Üniversitesi Mezunuyum” dermiş. Okullaşma: Resmi olarak 1940 yılında Eğitmen dersliği olarak başlamış, 1945 yılında yeteri büyüklükte yenilemek istenmiş fakat başarılamamış ve 1947 yılında devlet katkısı ve imece usulüyle öğretmen evinin de dâhil olduğu bir ilkokul yapılmıştır. Bu okulun yapıldığı yerin Kokoa’lara ait olduğu ve yerine köyün başında, Sellektör binasının aşşağısındaki yol ve ırmak arasındaki yerin verildiği bilinir.

Yolcu, Çı kapxara ve ilk dönemlerin selamlaşma tarzı

  

MİSAFİR:

Köyde her ailenin olmasa bile bazılarının, her zaman misafir kabul edileceğini simgeleyen ve önünde at bağlamaya uygun, çatal kuru bir ağaç dikili olduğu (Çı-kapxara) ve diğer mekânlardan bağımsız bir de misafirhaneleri vardı. (Sas-mıhara) kapısı daima açıktı, buraya her yolcu, yolu düştüğünde her zaman inebilirdi, o anda evde kimse olmasa bile komşular atı görünce misafir geldiğini anlar ve ilgilenirlerdi.

KOMŞULUK: 

Komşu komşunun acısını taşımak, sevincini paylaşmak, daraldığında ihtiyaç duyduğu herhangi bir şeyi komşusuna açmak ve karşılamak durumundaydı.  Bir Aile de bebeğin dünyaya gelmesi, uzun bir yolculuk, askere gidilip gelmeler, kız veya gelin sözü kesilmesi gibi herhangi bir durumun meydana gelmesi halinde Komşular, köy halkı ve mahalleli olanlar, özellikle kadınlar o aileyi ziyaret etmeyi ihmal etmez, duruma göre göz aydını verir veya temennilerde bulunurlardı. Etraflarında hasta varsa sorarlar veya sordururlar, akşamları pişen değişik türdeki yemekten belki canı çeker diye bir miktar gönderirlerdi. Zaman, zaman yaşlılarda bu tarzda hatırlanırdı. İlk çocuğun hayata gelişinde, Halalar salıncak kurar köyün genç kız ve delikanlılarının eğlenmelerini sağlardı.  Gelin alınmasında bütün köy, yakın veya uzak bütün akrabalar yardımlaşırdı ve gelinin getirilmesine köyde yaşayan her aileden mutlaka biri katılmaktaydı.

Eski tarz taziye veriş

 

ACININ TAŞINMASI:

Köyden biri kaybedildiğinde bütün köy halkı onun matemine girerdi ve o gün çalışılmazdı. Birileri kefen tedarikiyle, birileri kabir hazırlamayla, birileri çevreyi ve hısım akrabayı haberdar etmekle uğraşır. Komşular gelenlere kılavuzluk eder, birileri de acı sahiplerinin işaretine, vasiyete göre, ya besili bir tosun veya düve yoksa söylenilen kadar koyun keserek etler, cenaze kalkmadan önce, bütün köy halkına pay edilir, zengin fakir ayırımı yapılmadan herkese dağıtılırdı. Cenaze kalkmadan önce kimse yemez içmez ve köyde baca tüttürülsün istenmezdi.

DEFİN ve TAZİYE:

Evin avlusunda büyük kazanla su ısıtılır, Cenaze öldüğü odada evin içinde yıkanarak hazırlanır, bir rahmet duasıyla oradan alınarak, toplanan cemaatle birlikte doğrudan doğruya kabristan girişindeki musalla taşına götürülür, namazı orada kılınarak toprağa verilirdi. Talkın verilmeye başlayınca acı sahipleri daha önce hareket eder. Cemaat da dağılmadan arkalarından gelerek evin önünde: Acı sahipleri ile köyde yerleşik olanların arkaları evin girişine dönük biçimde yan yana sıralanırlar. Dışardan gelmiş olan cemaat ta karşılarında ayni biçimde saf tutar. Önce Hoca Efendi Dua aldırır, arkasından dışardan gelen büyüklerden uygun olan biri, ileri çıkarak cemaat adına taziyede bulunulduktan sonra bir büyük eşliğine içeri girmesi gereken lerin dışında dışın da kalanlar, dışardan gelen herkes dağılırdı. Komşuların orta yaş gurubundan olanlar, dışardan gelenlere kılavuzluk eder, karşılar, uğurlar ama evlere buyur ederek namaza hazırlanmalarının dışında yeme içme gibi ağırlamalara yönelmezlerdi.

YEMEK:

Bu arada komşular, hem kalan misafirlerle, hem acı sahiplerinin periyodik işleriyle ilgilenir. Akşam güneş battıktan ve ev tenhalaştıktan sonra komşulardan biri evlerinde hazırladıkları yemeği getirerek hem misafirleri hem de acı sahiplerini yedirirlerdi. Orada bulunan büyüklerden birkaçı da, tok olsalar bile yemesi gerekenleri zorlamak için sofraya oturmak zorundaydı. Komşular anlaşarak bu durum sabahları, öğlenleri de tekrarlanır ve bu komşu yemekleri misafirlerin dönüşüne kadar sürdürülmeye çalışılırdı. Ayrıca cenazenin ertesi günü, komşu hanımları akşama doğru yas evinin mutfağında lokum (yağda hamur) kızartarak çocukların aracılığıyla herkese tabak, tabak göndererek tattırmaya çalışırlardı. Bu durum, ölünün kırkı çıkıncaya kadar her Cuma akşamı tekrarlanırdı.

AĞIT:

Ailenin gelinleri,  kadınların bulunduğu odanın kapı tarafındaki duvara yan yana sıralanır, ayakta ve ellerinde mendilleri, "makamik” bir üslupla ve rahatsızlık vermeyecek bir ses tonuyla; yürekten ağlayanların (özellikle görümcelerin) acısını örtmeye çalışırlardı. Bu fazla uzun sürdürülmez, oradaki yaşlı hanımların müdahalesiyle susturulurdu. Aşırıya gidilmesi erkeklerin tepki göstermesine neden olabiliyordu ve bu özenli ağıt tarzı, odaya her yeni katılan kadın için tekrarlanırdı. Acı sahipleri tıraş olmazlar, giyimlerine dikkat çekecek gibi özen göstermezler, mecburiyet olmadıkça dışarı çıkmazlardı. Aile büyüğü en az kırkı çıkıncaya kadar evden, odasından ayrılmaz ve taziyeye gelmeler sürdüğü müddetçe komşu yaşlılarından biri onu yalnız bırakmamaya, devamlı refakat etmeye çalışırdı.

KIRKI:

Ölüm yaz mevsiminde meydana gelmişse:  Cenazenin kaldırıldığı günün ertesi sabahından itibaren Köyün imamı, sabah namazını takiben kabristana çıkarak mezarın başında, soğuk yâda yağışlıysa cami içinde kırkını okur ve kırkıncı gün evde mevlit ile birlikte katılanlara yemek verilirdi. Ölenin giysileri, fazla geciktirilmeden haftası içinde, ölenin yakınları tarafından yıkanır, ütülenir ve bohçalanarak (paketleme) cenazeyi yıkayana gönderirler, oda ihtiyaç sahiplerine gizliden dağıtırdı.

Çerkesler İnsana verdikleri değeri, onu kaybettikten sonra, bir bölümü yukarda anlatılan Altıkesek'teki uygulamalar gibi: Hayatı tersinden okuyarak göstermişlerdir. 

Üçayaklı Klasik Sofra: Ğayşa, Ane

 

BESLENME VE AĞIRLAMA

Eskiden kış aylarının dışında zamanlanmış öğün yemekleri yoktu. Çalışmaya gidenler azıklarını beraber götürür kuşluk ve öğle sonu yemek yerlerdi,  birde akşam eve döndüklerinde… Evde kalanlara sabah çorba (Kurpa-Hantxups) veya Kalmıkçay hazırlanırdı. Şeker çoğaldıktan sonra bunların yerini çay sofrası almıştır. Dört ayaklı masa türü dönemine kadar arada, daha geniş çaplı Metal Sini kullanıldıysa da genelde: Yukarı resimde görülen üç ayaklı Kılasik Çerkes sofrası kullanılmıştır. Tüketilen yiyecekler Tahıl, Et, Süt, Bal ve Baklagiller ağırlıklıydı. Altıkesek’te Meyve ve Bahçecilik olmadığı için diğer ihtiyaçlar, Patates dahil başka yörelerden ya takas yoluyla yada parayla temin edilirdi.

Eve misafir geldiğinde; fazla geç kalmadan hazırda olanlardan basit bir sofra hazırlanması adettendi. Evde bu konuda ikram edilecek uygun herhangi bir şey yoksa yağda kızartılmış yumurta ile beraberinde yoğurt veya çay sunmakla ayıp giderme kolaylığı sağladığı için yumurta eksik edilmezdi; olmasa bile komşudan alınırdı. Dolaysıyla misafir için hazırlanacak esas sofra, akşam gün batımından sonra başka birilerinin de beraber olacağı şekilde ikram edilirdi. Esas ağırlanmak istenen misafir hemen gitsin istenmez, ertesi veya üçüncü gün Koyun türünden bir kurban (Nış, Aşta) kesilerek, misafire uygun yaş gurubundan birileriyle birlikte yemek yedirilerek onu re edilmek istenirdi ve böylesi sofrada yarım sağ baş bulundurulması usuldendi. Yemek düşüncesiyle hazırlanan hiçbir sofrada alkol türünden içkikullanılmazdı. Onun uygulanışı hayli farklıydı.  

Kopsirgen Orhan

Editörün Notu: 

Değerli yazarımız Kopsirgen Orhan 30 sayfalık bir yazı hazırlamış, Teknik nedenlerden dolayı değerli yazaramızın paylaşımını 2 ye bölmek zorunda kaldık. Kendisinden ve sizlerden özür dileyerek paylaşıma açıyoruz. 

Abhaz Haber

  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yazarın Diğer Yazıları
342 gün önce
1150 gün önce
1215 gün önce
İmsakGüneşÖğleİkindiAkşamYatsı
medi
haceri, simya , naturel , dogal , urun , organik sampuan , organik sivi sabun, organik dus jeli , organiMilliSavunmaYusufoğlu Makina ve Kalıp Sanayi
bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=