Lütfen bekleyin..
DOLAR
istanbul
29°
19 Temmuz 2018, 21:57

Mahinur Tuna Papapha

Hayriye Melek Hunç

12 Ocak 2015, 14:14

Hayriye Melek Hunç

             Türkiye’nin ilk Çerkes Kadın Yazarı

                       Papapha Mahinur Tuna

Yine böyle bir kış günüydü, kayınbiraderim Fikri Tunalara gitmiş ve hava muhalefeti nedeniyle mahsur kalmıştık. Oraya giderken her zaman çantama bir çeviri, okuyacağım bir kitap ya da bir el işi atardım. O gün arap harfleriyle yazılmış olan Diyane dergisini ve benim latinize ettiğim metni yanıma aldım.  Derginin Türkçe yazıları Osmanlıca olduğu için günümüz insanının anlayacağı gibi değildi. Kayın biraderim çok iyi Arapça ve Osmanlıca biliyordu ama günümüz Türkçesi kıttı. Ona birşeyler sorarım diye yanıma almıştım. İyi ki almışım, sonunda Diyane’yi günümüz Türkçesi ile yayınlama olanağı bulduk. Hayriye Melek bu derginin baş yazarıydı ve ilk yazı onundu. Yazısını çok beğendim, kısa biyografisini okuyunca kendisini de sevdim. Zamanla onun hakkında biraz daha bilgim oldu. Daha sonra İstanbul Kadın Müzesi kurulurken kurucularından Meral Akkent Hanımın bazı soruları üzerine biraz daha çalıştım.

 İlk biyografi kitabım olan Türkiye’nin ilk kadın ressamı Mihri Rasim Müşfik Açba ilgili araştırmalarım sırasında da gördüm ki biz Çerkes toplumu olarak Türkiye’de çok değerli ilkler yetiştirmişiz ama onların değerini bilmemişiz. Baktım, günümüzde de aynı şeyleri yapıyoruz. Sait Faik öykü ödülünü alan Sine Ergün’ü çok yakından tanıdığım ve çok sevdiğim halde henüz öykülerini alıp okumamışım, aldığı güzel ödülden dolayı onu kutlamamışım. Bunları düşününce içimi bir huzursuzluk kapladı.

Edebiyat dünyamızın ilklerinden biri olan Hayriye Melek Hunç ile başlıyayım dedim. Elimdeki tüm kaynakları bir araya getirdim.

             Vubıh kökenli Hayriye Melek Hanımın doğum tarihi bazı kaynaklarda 1896 olarak gösterilmekteyse de bu mümkün olamaz, çünkü 1908 yılında kurulan Çerkes Teavün Cemiyetinin yayın organı Ğuaze dergisinde  yazılar yazmaktadır. Hayriye Hanım’ın 1907 yılında bir intihar girişiminde bulunduğu tesbit edilmiş ve hastane raporlarında o gün için 25 yaşlarında olduğu kaydedilmiştir. Bu kayıtlar dikkate alındığında 1882-83 yıllarında doğmuş olabileceği tahmin edilmektedir.

            Hayriye Melek Hanım’ın annesi Vubıhların Çizemuğ ailesindendir, babası Vubıhların Hunça ailesinden Kazbolet Bey’dir, bir oğlu üç kızı vardır. Bunlardan büyüğü Ali Sait Akbaytogan Paşa’dır. Kendisi Yemen cephesi komutanıdır. Padişahın emriyle politik evlilik yapar ve Yemen Sultanı Yahya’nın kızı ile evlenir. Bu evlilik ile Yemen’de isyanlar durur,  Yemen Sultanı da Osmanlıya bağlılığını bildirir. Ali Sait Paşa prenses eşi ile İstanbul’a çeyiz olarak yanında kırktan fazla Habeş kölesi ile gönderilir. Ali Sait Paşa bunları ne yapacağını bilemez ve Manyas’taki Mürvetler Köyüne gönderir. 1919 yılında İstanbul muhafızı olan Ali Sait Paşa Kuvay-ı Milliye’yi destekler.  14. Kolordu Kumandanı Yusuf İzzet Paşa, Mareşal Fuat Paşa, Mareşal Berzeg Zeki Paşa, Big Ahmet Fevzi Paşa, Karzeg Salih Paşa gibi ileri gelen hemşehrileri ile işbirliği içinde Anadolu Kafkas Göçmenlerinin karşı ihtilal hareketlerine katılmalarını engellemeye çalışır. İstanbul’daki bir çok kişinin Ahmet Anzavur’un güçlerine katılmak üzere Anadolu’ya göçmelerini önler. Anadolu ihtilalini destekleyen tutumu nedeniyle  16 Mart 1920 de İstanbul’u işgal eden İngilizler tarafından tutuklanarak Malta adasına sürülür. Bekir Sami Bey tarafından imzalanan Londra Anlaşması’ndan  sonra serbest bırakılır, o da Rauf Orbay, Hakkı İsmail Canbulat, Mürsel Bakü Paşa gibi Ankaraya giderek TBMM’ne katılır. Atatürk’ün konuğu olarak Türkiye’ye gelen İran Şahı Pehlevi’ye de mihmandarlık yapar, misafirperverliğinden etkilenen şah, Sait Paşa’nın eşine benzeri olmayan pembe elmas bir yüzük hediye eder. Sait Paşa 1950 de ölür. Çocukları olmadığından mirası yeğenlerine kalır. Ama paşanın hanımı değerli mirası yeğenlerine vermek yerine Darüşşafaka’ya verir. Onlara da dayılarının üniforması, madalyaları ve kılıçları kalır.

            Hayriye Melek’in ablası Naciye Hanım’dır aileyle ilgili bilgiler Naciye Hanım’ın oğlu Fikret beyden alınır.

            Hayriye Melek Hanım’ın kardeşinin adı da Faika Hanımdır. Ressam Naciye Neyyal’in “Mutlakiyet, Meşrutiyet ve Cumhuriyet Hatıraları” kitabında bu üç kız kardeş için bir bölüm vardır. Bölümde belirtildiğine göre. Faika Hanım Sultan Reşat’ın küçük oğlu Ömer Efendi ile evlidir. Ömer Hilmi Efendi onu üç kez boşar. Dini kurallara göre hülle yapılması gerekir, ancak Faike Hanım bunu kabul etmez ve Ömer Efendi’nin hareminden çıkarılır. Bunun üzerine Hayriye, Naciye ve Faika kardeşler  23 Temmuz 1908de sadrazama bir mektup yazarlar.

            Hayriye Melek Hanım’ın dayısı Çerkes Yakup Paşa imiş. Bu paşa Mısır’a Hidiv nezdinde Padişahın temsilcisi olarak atanmış ve uzun yıllar Kahire ve İskenderiye de yaşamış. Orada son Mısır Kralı Faruk’un halası Prenses Cemile Fazıl ile evlenmiş. Bu çiftin hiç çocukları olmamış. Yeğenleri bu servet için de çok uğraşmış ama bir şey çıkmamış.

            Hayriye Melek Hanımın halası da Tunus Sultanı’nın eşi imiş. Hayriye Hanım ikinci eşi Aytek Namitok ile  Tunusta halasının ve eniştesinin sarayında evlenmiş.

            İşte Hayriye Melek Hanım’ın ailesine baktığımızda; Osmanlı ordusunda yüksek görevlerde bulunmuş, kurtuluş savaşına katılmış vatansever bir ağabey, Mısır prensesi ile yaptığı evlilik nedeniyle Mısır hanedanına akraba olmuş bir dayı, Tunus Sultanı’nın eşi olan bir hala ve Osmanlı  sarayı ile bağlantısı olan bir abla  görmekteyiz.

            Hayriye  Melek Hanım Dame De Sion mezunudur, mükemmel Fransızca bilmektedir, bu nedenle Sultan Hamid sarayında tahsiline uygun bir görevde bulunur. Sultan Vahdettin’in birinci kadınefendisinin hareminde görevlidir, yabancı hükümdarların ve elçilerin eşleri ile olan ilişkileri sağlar, bir çeşit özel kalem müdürüdür.

            Ressam Naciye Hanım anılarında bu üç kızkardeşten şöyle söz eder; daha doğrusu  kitapta olaylar Naciye, Hayriye ve Faika Hanımın Bursa’ya sürülmesi ile başlar o sırada ressam Naciye Bursa valisi Tevfik Bey ile evlidir. Ressam Naciye Bursa’ya sürülen bu üç hanımı görünce çok sevinir ilk defa yaşına uygun arkadaşlar edinecektir.  Üç kız kardeşi şöyle tanımlar:

 “Bu yeni gelenlerin kıyafetleri oldukça demode ise de kendileri bir hayli modern olup üçü de bacak bacak üstüne atmış, ellerindeki sigaraları fosur fosur içerek dumanlarını etrafa savurmakta idiler. Hatırladığım kadarıyla bu üç kızkardeşin en güzeli Faike idi.”

            Kitaba göre, bu üç kız kardeşin sürülme nedeni, birinin Sultan Reşad’ın hareminde, diğerinin Sultan Abdülhamid’in hareminde oluşlarıdır. Hayriye’nin kardeşinin Sultan Reşat’ın hareminde olduğunu öğrenen Sultan Hamid Hayriye Melek Hanım’ı görevden alır, Faika da zaten boş edilip saraydan çıkarılmış, diğer kardeşleri Naciye de o sıra eşinden ayrılmıştır. Sonuç olarak Bandırmaya dönen Hayriye Melek Hanım ve kardeşleri bir köşede sakin yaşamak istemişler ama Reşat Efendi’nin adamları onlara rahat vermemiştir.  Hatta kimse onlara kiralık ev bile vermek istememiştir. Sonunda Faika denize düşen yılana sarılır hesabı bir miras yedi ile evlenmiş, o da kadının elinde ne var ne yok bitirmiş. Kısaca üç kızkardeş  dört sene böyle sürünmüş, sonra Bandırmada’ki köylerine gidip orada yaşamaya başlamışlar ama köy hayatına pek alışamamışlar. Öyle ki Hayriye Melek Hanım sonunda intihar etmeye kalkışmış, içtiği arsenikten ölmemiş ama kısmi felç geçirmiş.

İyileşip ayağa kalkınca bu üç kızkardeş İngiliz sefaretine  sığınıp iltica etmeye, oradan da Tunus’a halaların yanına gitmeye karar vermişler. Sefarethaneden iade edilirlerse hünkardan yüklü bir para alacak, bununla da Kahire’ye gidip orada refah içinde yaşayacaklarmış. Bandırma’dan gelen üç kızkardeş İngiliz sefarethanesine gitmek üzere gelirler ama dil bilmediklerinden kendilerini Fransız sefarethanesinde bulurlar. Ressam Naciye Neyyal Hanım’ın yazdığına göre; Bunlar sefarete girer girmez hafiyeler sağa sola gizlenip kulak kesilir. Sefarethanedekiler de bu genç hanımları gözetleyenleri görünce  şaşırır, niye geldiklerini sorarlar, kim olduklarını anlayınca da “prenses, prenses” diye hitap ederler, nereye oturtacaklarını bilemezler.  Sonuç olarak bütün isteklerinin yapılacağına dair Yıldız Sarayı’ndan söz alınır. Bu sözlere inanan Naciye, Hayriye ve Faika kardeşler Beşiktaş Muhafızı Vasıf Paşa tarafından gönderilen arabaya biner ve onun konağına giderler. Bu konakta iki ay ağırlanırlar ama durumlarında bir değişiklik olmaz, burada oyalandıkları ve mahpus hayatı yaşadıklarını anlayan kızkardeşler sonunda kendilerini kurtarabileceğini umut ettikleri bazı kimselere mektuplar yazarlar. Vasıf Paşa da gözükara bu üç kızkardeş başına dert açar korkusuyla onları yeni vaadlerle Bursa’ya gönderir. Bursa’da karşılaştıkları manzara hayal kırıklığıdır. Bu kez Bursa valisinin konağında mahpus hayatı yaşarlar.

            Ressam Naciye Neyyal’in yazdıkları ile üç kızkardeşin sadrazama yazdıkları mektuptaki olaylar uyuşmaktadır. Gerçekten bu kız kardeşler beş parasız, geleceği belirsiz  bir halde kalırlar.  Ama haklarını aramaktan asla vazgeçmezler. Düştükleri zor durumu anlatan en asi ve tehditkar yazı ise 18 Şubat 1907 de yazılmış bir mektuptur.

            “Beyefendi ! Evvelki gün yazdık, bu sabah yazdık, yine sükut ediyorsunuz.  Biz mahbusuz, biz mağduruz, biz biçareyiz. Kimden olursa olsun, ne vasıta ile olursa olsun zulüm gördük ve görüyoruz, fakat aciz, korkak, riyakar değiliz” derler ve mektupta kendilerini “Türk Jandarkları” olarak tanımlarlar. Son derece cesur ve gözüpektirler, bu gün bile onlar gibi hakkını arayan, direnen değil kadın, erkeğe bile rastlanmaz.

Sonunda: “Artık az şeyle iktifa zamanı geçmiştir” diye başlayan maddi manevi tüm haklarını talep eden mektuplar yazmaya başlarlar.  Hatta haksız yere sürgüne gönderilen agabeylerinin de hakkını ararlar. Bu sıkıntılı günlerde Hayriye Melek başarısız bir intihar girişiminde daha bulunur. Doktor raporları bu intiharın gerçek bir intihar olmayabileceği konusunu yazarlar.  Ressam Naciye Neyyal bu üç kızkardeşin fiziksel ve ruhsal özelliklerinden söz ederken şöyle der.

Naciye uzun boylu mütenasip vücutlu, gayet beyaz ten üzerine kara kaşlı, kara gözlü, siyah saçlı, toplu çehreli. Hayriye Melek balık etinde gür kestane renk saçlı, koyu mavi gözlü, Faika orta boylu  narin endamlı mavi gözlü sarı saçlı idi ve pek sevimli bir simaya malikti. Velhasıl üçü de fevkalade güzel insanlardı. Hayriye Melek ayrıca çehre hatları ile Çerkes ırkının bütün hususiyetlerini taşımakta idi. Kendi aynı zamanda diğerlerinden daha bilgili, hal hareketleri pek nazik ve nazlı idi. Ayrıca, şairane hissiyata sahip bir kadındı.”

Bu üç kadın hakkındaki diğer bir bilgi de döneme göre modern ve rahat hareket etmeleriydi. Ressam Naciye Neyyal Bursa gibi mutaassıp bir şehirde bu üç kardeşin rahat hareketlerinin tepki uyandırdığından söz ediyor. “..denize gittiğimiz zaman çok rahat etmekte oldukları gibi, evde de bu hususta dikkatsiz davranıyorlar, mesela kafes konmamış pencerelerin pancurlarını bazen epeyce aralık bazen de tamamen açık bırakıp, önünde serbestçe oturuyor ve sokaktan geçen herkesin kendilerini seyretmesine sebebiyet veriyorlardı.”

Tabii ressam hanım özgür bir Çerkes kızının kafes arkası gibi bir algısının oalamayacağını nerden bilebilirdi. Bu üç kızkardeşin diğer ilginç bir huyu da ruh çağırmakmış.  2. Mahmud’un, Abdülaziz’in ruhlarını çağırırmışlar. Bir keresinde Abdülhamid’in ne kadar saltanat süreceğini sormuşlar. Ruh da bir sene demiş. Çılgın kadınlar, belki biraz eğlenmek istemiş.

Bu arada Hayriye Melek hanımın Ressam Naciye Neyyal’in kardeşi Selim ile nişanlandığını da anlıyoruz.  Ancak bu nişan evlilikle neticelenmiyor. Bu konudaki bazı mektuplar Hayriye Melek Hanım’ın ne kadar güçlü, sağlam ve dürüst bir karakter olduğunu gösteriyor.

Bu üç cesur ve çılgın kızkardeşin İstanbul’a dönmeleri ile Bursa maceraları sona eriyor.

Hayriye Melek Hanım ve kardeşleri Meşrutiyetin ilanından sonra Bursa’dan ayrılıyorlar ama isteklerine kavuştular mı bilemiyoruz. Faika ve Naciye tarihin tozlu sayfalarında kaybolurken Hayriye Melek için tarih yeni başlıyor.

Hayriye Melek Hanım Meşrutiyetin ilanından iki sene sonra, yani 1910 yılında karşımıza yazdığı ilk romanı ile çıkıyor. Kitabının adı Zühre-i Elemdir. Bu kitaptan sonra yazın hayatına Guaze, Diyane, Musavver Kadın, Mahasin ve Türk Yurdu dergilerinde makaleler ve küçük hikayeler yazarak devam etmiştir. Hayriye Melek Hanım 1926 yılında ikinci romanı Zeyneb’i yayınlamıştır. Hayriye Melek Hanım ilk Çerkes kadın romancı olma özelliğinin yanısıra Türkiyenin ilk kadın romancılarından biridir.

18 Mayıs 1919 tarihinde Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti kuruluncaya kadar Çerkes Teavün Cemiyetinde ve Guaze dergisinde aktif olarak çalışan Hayriye Melek Hanım bu yıllar içinde de ilk evliliğini gerçekleştirmiştir.

Hayriye Melek Hanım 1919 yılının sonlarına doğru ünlü asker ve tarihçi Met Çenetuka İzzet Paşa ile evlenmiştir. Met İzzet Paşa 1875 yılında Eskişehir’de doğmuş, ne annesi ne de babası vardır. Bir süre İstanbul’da Darüşşafaka’da  okuduktan sonra Kuleli Askeri Lisesi’ne devam etmiştir. Eğitimini Harbiye’de tamamlayıp yüzbaşı olarak görevine başlamış, Balkan harbinde yararlılıklar göstermiş, I. Dünya Savaşı’na girerken general olmuştur. I. Dünya Savaşı sırasında Kafkas Cephesi’ne 10. Kolordu komutanı olarak atanmış, savaş bitince 14. Kolordu komutanı olmuştur. Hayriye Melek Hanım ile evlendiklerinde 14. Kolordu komutanı olarak Bursa’dadır. Böylece on küsür yıl sonra Hayriye Hanım tekrar Bursa’dadır, bu kez kolordu komlutanın eşi olarak. Ama Bursa ona yine mutluluk getirmez. Vatansever İzzet Paşa ile Hayriye hanım sürekli bir evlilik yaşayamaz. Met İzzet Paşa Bursa’da görevli iken Meclis açılır ve kendisi Bolu mebusu olarak Ankara’ya gider. Hayriye Melek Hanım Bursa’da kalır.

Bu kez Yunanlılar İzmir’i işgal edince hızla iç bölgelere ilerler ve Bursa’ya da gelirler. Yunanlıların Bursa’ya geldikleri gün Met İzzet Paşa Ankara’dadır. Hayriye Melek ise konakta bir yaşındaki yeğeni ile yanlızdır. Hayriye Melek hemen evde ne kadar değerli belge ve eşya varsa hepsini toplar. Bunlar arasında 1918 Kafkas Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı tarafından Met İzzet Paşa’ya hediye edilen ve üzerinde şükranlarını bildiren yazısı olan bir çerkes kılıcı, Ali Sait Paşa’ya düğünü sırasında Yemen Emiri tarafından hediye edilen elmas ve pırlantalarla süslü cembiye denen hançer, Çerkes zırhları, Çerkes kıyafetleri ve gümüş kemerler de vardır. Bu değerli eşyaları sakladıktan sonra Hayriye Hanım yeğenini alıp Bursa’daki İngiliz sefaretine sığınır. Bursa’da bulunan İngiliz Hükumeti’nin temsilcilerinin yardımı ile bir koruma timinin himayesinde Mudanya’ya giderler, oradan da limandaki bir İngiliz zırhlısı ile İstanbul’a geçerler. Hayriye Melek Hanım konaktan ayrıldıktan yarım saat sonra Yunan askerleri konağı talan eder, oradaki maddi ve manevi değeri olan eşyalara ne olduğu bilinmez. İşin ilginci İstanbul’a gittikleri gemide Bursa’dan kaçan Halide Edip ile AnzavurAhmet Paşa’nın kızı Leyla Hanım’da vardır.

Hayriye Melek Hanım ile Met İzzet Paşa’nın evlilikleri kısa sürer, çünkü Met İzzet Paşa 14 Nisan 1922 tarihinde kalp krizinden vefat  eder.  Büyük bir törenle Hacıbayram Camii’nin yanına gömülür. Eşinin ölümünde yanında bulunamayan Hayriye Melek Hanım Mustafa Kemal Paşa’dan TBMM ve Ordu adına taziye telgrafı alır. Met İzzet Paşanın ölümü üzerine 6600 Türk lirası ile güzel bir kitaplığı, iki küçük halı ve bir seccadeden ibaret olan küçük servetini Beşiktaş’taki Çerkes Kız Numune Mektebi’ne bağışlamıştır.

Met İzzet Paşa sadece iyi bir asker değil, aynı zamanda çok başarılı bir bilim adamı ve tarihçiydi. Çerkes tarihi konusunda ölümsüz eserler bırakmıştır.

Hayriye Melek Hanım ikinci evliliğini 1931 yılında Çerkes hukukçu ve bilim adamı Aytek Namitok ile gerçekleştirmiştir. Aytek Namitok, 6 Ocak 1892 de Kafkasya’nın Adigey yöresinde Panejukay’da doğmuş, 1921 de Sorbonne Üniversitesi’nden mezun olmuştur. Hayriye Melek  Hanım uluslar arası etnografya ve folklor sempozyumuna katılmak için Fransa’ya gittiğinde Aytek Bey’le tanışır, ancak Aytek Bey’in Türkiye’ye girişi yasaktır. Çünkü Aytek Bey Hititler ile Çerkesler arasındaki bağı çözmeye çalışmaktadır. Alişar-Alacahöyük’teki kazı çalışmalarını incelemek için Türkiye’ye gelir. Bu durum Türk Hükumeti’ni rahatsız eder ve tutuklanarak sınırdışı edilir. Hayriye Melek Hanım’ı görmek için gelemediğinden evlenme teklifini mektupla yapar. Hayriye Melek Hanım ile Aytek Bey Tunus’da Hayriye Melek Hanım’ın halasının sarayında evlenirler. Tunus Kralı genç evlilere çok değerli bir çay takımı hediye eder.

Hayriye Hanım ve Aytek Bey II. Dünya savaşına kadar Aytek Bey’in siyasi göçmen olarak yaşadığı Paris’te otururlar. Aytek Namitok bu sırada Kafkas halklarının dil tarih ve folkloru konusunda araştırmalar yapmaktadır. 1939 yılında  Çerkeslerin Kökeni adlı kitabını fransızca olarak yayınlar.

Hayriye Melek Hanım’ın ikinci evliliği de  göçmen evliliği olmaktan kurtulamaz. Met İzzet Paşa ile evliliği gibi yıllarca ayrı yaşamak zorunda kalırlar. Aytek Namitok 1942 yılında Berlin’e giderek burada oluşturulan Anti Sovyet Kuzey Kafkasya örgütlerinde çalışmaya başlar  Eşi Hayriye Hanım ise Türkiye’ye döner ve uzun süre ayrı yaşarlar. 1949 yılında birçok Kuzey Kafkasyalı gibi o da Türkiye’ye döner. Göztepe’de Hayriye Hanım’ın yeğeninin evinde yaşarlar. Aytek Bey artık ağır hastadır ve Hayriye Hanım ona bakar, 26 Temmuz 1963 de Aytek Namitok vefat eder.

Aytek Bey ölüm döşeğinde iken eşi Hayriye Hanım’ önemli belge ve resimleri bir sandığa koymasını ve bunları iyi saklamasını rica eder. Hayriye Hanım da Aytek Bey’in dediği bu belgeleri toplayıp sandığa koyar. Sandık Manyas’taki köy evinde yıllarca saklı kalır. Hayriye Hanım öldükten sonra sandık yeğeni Fikret Bey’e kalır, bir gün Özdemir Özbay ile karşılaşan Fikret Bey bu sandıktan söz eder, sandık getirtilir ve açılır, ne yazık ki içindeki belgeler yıpranmış ve küflenmiştir. Sandıktaki değerli eşyalar aileye bırakılarak, belgeler ve resimler Özdemir Özbay’a verilir, ondan sonra da Sürgünün 125. yılında bu belgelerin tümü Maykop Adige Bilimleri Araştırma Enstitüsüne gönderilir.

Ayrıca, Aytek Namitok hayattayken Hayriye Melek’in, Met İzzet Paşa’nın ve kendisinin kitaplarını bir pikaba koyarak o zamanlar Elhamra’da olan İstanbul Derneği’ne bağışlar Bu kitaplar öyle çoktur ki pikap üç kere taşıma yapar. Bu gün bu kitapların hiç birinden eser kalmamış olması üzücüdür.

Hayriye Hanım Aytek Bey’in ölümünden sonra fazla yaşamaz.  25.10.1963 tarihinde vefat eder. Kafkas Kültür Derneği’nin İngilizce verdiği ölüm ilanına göre cenazesi Kadıköy Osmanağa Camii'nden kaldırılarak Karacaahmet mezarlığına gömülür. Ölüm ilanında da “ilk kadın yazarımız” ibaresi bulunmaktadır.

Kendi yaşam öyküsü de adeta bir roman konusu olacak kadar ilginç olan Hayriye Melek Hanım’ı bu güne kadar Çerkes Kadınları Teavün Cemiyetinin Başkanı ve Diyane dergisinin  başyazarı olarak tanıdık. Ne yazık ki romanları ve öyküleri hakkında pek konuşmadık. Burada kısaca anlatmaya çalıştığımız yaşam öyküsünden şahsen ben çok etkilendim. Sadece kendilerini “Türk Jandarkları” diye nitelendiren üç kadının maceralı yaşam öyküsü değil bunların etrafında dönen yaşamlar da düşündürücü. İnsan bunları okudukça daha aydınlanması gereken bir çok soru ve sorun olduğunu hemen görüyor. Hele en yakın arkadaşı Beşiktaşdaki Çerkes Kız Numune Mektebinin müdürü Seza Polar (Pooh) Hanım’ın anlattığı bir olay var ki sürgün sonrası yaşanan acıların hiç bitmediğinin en açık kanıtı.

Seza Hanım’ın anlattığına göre Çerkez Kız Numune Mektebi’nin çocukları resim yapmak için Kabataş İskelesi’ne indirirler, bir bakarlar üç tane dev gibi Çerkes erkeği kafalarında kalpakları, bellerinde kamaları, balıkçılarla bağrış çığrış pazarlık yapmaktadırlar. Artık İstanbul’da öyle kıyafetlerle gezen olmadığı için Seza Hanım’ın dikkatini çeker, gider onlarla selamlaşır ve Çerkesçe konuşmaya başlar. Sonunda İngiliz Bandıralı bir geminin içinde Tuapse’den, ihtilalden kaçıp gelen Çerkesler olduğunu öğrenir. İngilizler onları Halife’nin ülkesine götürüyoruz diye gemiye bindirirler. Göçmenler gemide aç ve perişan haldedir. Bu insanları gören Seza Hanım hemen Hayriye Melek Hanım’a gider. Hayriye Melek Hanım müthiş bir organizasyonla bütün kuruluşları ve resmi makamları harekete geçirerek bu göçmen Çerkeslere sahip çıkar. Onlara aileler bulur ve dağıtır. Hayriye Melek Hanım her yönüyle başlı başına bir kitap konusu olacak kişiliktir.

 “Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti ve Diyane Dergisi” konulu bir tez hazırlayan Elmas Zeynep Aksoy, Hayriye Melek Hanım’ı bize en iyi biçimde tanıtan biri olmuştur. Kendisine çok teşekkür ederiz. Tezi mutlaka kitap olarak yayınlanmalıdır. Zeynep Hanım yaptığı çalışma sonucu Hayriye Melek Hanımı şöyle tanımlamaktadır:

“..gerek mektuplarından gerekse kendi yaptığım görüşmelerden edindiğime göre Hayriye Melek Hunç dönemin kadın profilinden çok farklı bir hanım idi. Güçlü ve cesur karakterinin yanında kendinden emin, hatta kimi zaman karşısındakini tehdit edebilecek kadar gözü pek, bilgili, kültürlü, modern ve başarılı bir hanımefendi idi. Bunda Çerkes olmasının yanında, almış olduğu eğitimin ve ailevi bağlarının, çok koldan farklı hanedan aileleri ile kurmuş olduğu ilişkinin de etkili olduğunu düşünüyorum.”

Hayriye Melek Hanım’ın edebi yönünü anlamak bakımından  Betül Mutlu’nun “Asi ve Duygulu bir Ses- Hayriye Melek Hunç” adlı kitabını okumakta yarar var. Ürün yayınlarından çıkan kitap, Hayriye Melek Hunç’un günümüz okuruna henüz ulaşamamış Zühre-i Elem ve Zeynep adlı iki romanıyla birlikte dönemin çeşitli dergilerinde yayınlanan  hikaye ve mensur şiirlerini günümüz harflerine aktarımını ve incelenmesini içeriyor. Hayriye Melek Hunç hakkında yapılmış ilk bağımsız çalışma olması bakımından önemli.

Gönlümden bu yılı Hayriye Melek Hunç yılı ilan  etmek, onu tanımak ve tanıtmak isteyen tüm dostlarla onun adına güzel bir edebiyat etkinliği yapmak geçiyor.  

 

 

Not:

Aşağıdaki kısa  biyoğrafisinin yukarıdaki yeni bilgilerle yeniden düçenlenmesi gerektiğine inanyorum.

Hayriye Melek Hunç: “Büyük Çerkes sürgününde (1864) Kafkasyanın Soçi şöresinden Anadoluya sürülen “Xuince” adlı bir Vubıh ailesinin kızıdır. Babası Kazbolet bey 1877-78 Obmanlı Rus Savaşına Çerkes gönüllü birlikleri içinde katılmış ve Balkanlarda Ruslara karşı savaşmıştı. 1896 yılında Manyasıh Hacı Osman (Huncehable) köyünde doğdu. İstanbul’da Notre Dame De Sion Fransız lisesini bitirdi. Meşrutiyetin ilanından sonhra 1908 kadınlara yönelik olyarak yayırlanan “Mehasin”, Güzellikler 1908-1909, Musavever Kadın 1911 ve Türk Yurdu dergileri başta olmak üzere çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları ve şiirleri yayınlardı. Çerkes İtütihat ve Teavün Cemiyetinin organı olarak Türkçe Adigece yayınlanan “Quaze” Rehber 1911-1914 gazetesinde yazılar yazdı. Bu derneğin ve daha sonra kurulan Şifali Kafkas Cemiyetinin sosyo kültürel çalışmalarında görev aldı. Kafkas sürgünlerinin tarihinde özel bir yeri olan “Çerkes Kadınları Teavün Cemiyetinin İstanbul 1918-1922 kurucuları arasında bulunarakbu derneğin başkanlığını yaptı. Dernek organı olarak Türkçe Adigece yayınlanan “Diyane” 1920 adlı derginin de baş yazarıydı.

            Sürgündeki Kafkasyalıların sosyo külkürel yaşamına önemli katkıları bulunan Met Yusuf İzzet Paşa ile 1919 onun ölümünden sonra da prof. Aytek Namitok ile 1931 evlenmiş bulunan Hayriye Melek Hanımın özelylikle Prof Namitok’un ve onun çalışma arkadaşı prof. George Dumezil’in Kafkasoloji konusundaki çalışmalarına önemli yardım ve katkıda bulunmuştur. Türkçe ve Fransızcadan başka Adıge Vubıh Abhaz dillerini de biliyorndu. Çerkeslerin ilk kadın yazarlarından bini belki de birincisi sayılabilir.

            Kitap halinde yayınlandığını bildiğimiz iki eseri vardırb “Zühre-i Elem” Elem Kızları , roman, İstanbul 1910, Zeynep Roman İstanbul 1926.

Sefer Berzeg Gurbetteki Kafkasya.

 

 

  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
Cenbey
371 gün önce
Çerkes kadınlarının duyarlılığına çok güzel bir örnek. Emeğinize sağlık.
Yazarın Diğer Yazıları
577 gün önce
783 gün önce
898 gün önce
1347 gün önce
1608 gün önce
1831 gün önce
1939 gün önce
1961 gün önce
1975 gün önce
İmsakGüneşÖğleİkindiAkşamYatsı
medi
haceri, simya , naturel , dogal , urun , organik sampuan , organik sivi sabun, organik dus jeli , organiMilliSavunmaYusufoğlu Makina ve Kalıp Sanayi
bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=