Lütfen bekleyin..
DOLAR
istanbul
18°
25 Nisan 2018, 17:39


Birgülümse !

18 Şubat 2016, 21:57

Sosyal medyanın çukurlarında kaybolacağına olan inancımdan dolayı yazarın kendisinden izin almadan Abhaz Haber'e taşıdım. Bu güzel yazının kısa zaman içinde kayıplara karışmasına gönlüm razı değil. Abhaz Haber

Yazan: Yeşim Trış-pha

Balmumcudaki evde sabah kahvaltısı ediyoruz, kafkas abim gazeteyi önüme atıyor ve beni sinirlendireceğinden emin şekilde gülerek “baak elin kızları çoktaaann gitmiş sen daha otur” diye dalga geçiyor.. gazeteye bakıyorum adapazarından 4 abhaz kızı savaşa gitti diye yazıyor. Hiç istifimi bozmadan gazeteyi kenara koyuyorum ve “acelesi yok herşeyin zamanı var, ben de gidicem ama hiçbirinizin haberi olmayacak” diyorum. Ve kısa bir süre sonra hiç kimsenin haberi olmadan gidiyorum...

23 nisan 1993... hayatım boyunca olmak istediğim yerdeyim, ne tarafa bakacağımı şaşırıyorum, öyle acayip bir duygu ki bu kelimelere dökmek mümkün değil... sanki her şey büyülü, taş başka, deniz başka, gökyüzü başka, dağlar başka, içime çekiyorum havayı, sanki o bile başka... uzun bir yolculuktan sonra Gudauta'ya ulaşıyoruz... ben gittiğimde kızlar dönmüştü... ama benim gibi sessiz sedasız gelen bir misafiri daha vardı Abhazya’nın... önce adını duydum, şaşırdım... bir süre adıyla yetinmek zorunda kaldığım o küçücük kadını tanıdım sonra... elinden hiç düşmeyen sigarası, kısacık saçları, dudağının üstündeki yara izi ve hep gülen gözleriyle cin gibi bakan, o küçücük ama bi o kadar dev gibi kadını tanıdım, hafızama kazıdım ... ve hiç unutmadım...

Birgül Çuaz... “birgül ablayla tanıştın mı?”, diye soranlara büyük bi şaşkınlıkla “o da kim?” dediğimde öğrenmiştim hikayesini. Bir gazeteci olarak savaşla ilgili haber yapmaya gelmişti abhazya’ya ve sonra benim gibi sevmişti abhazya’yı, benim gibi görmüştü dağı, taşı, suyu, havayı, denizi... ve gidememişti geri... üstelik üç tane kızı vardı türkiye’de... “nasıl yani üç tane çocuğu olan bi kadın mı var burda, onları bırakıp mı gelmiş?” diye şaşkınlıkla sorduğumu hatırlıyorum... ozaman daha da güçlendi içimde onu tanıma duygusu... tanıştıktan sonrada zaten hiç kopmadık... çünkü ben onu tanımadan sevmiştim, çünkü ben onun benim gibi abhazyayı sevişini sevmiştim... 
Birgül abla, önce şamil basayevin çeçen gönüllülerinin ve türkiyeli abhazların bağlı oldukları grupta kalmış fakat daha sonra ordan ayrılıp abhazyalılardan oluşan başka bir gruba geçmişti gönüllü grup hemşiresi olarak... savaş boyunca da mücadelesini hiç bırakmamıştı... ben gudautada hastanede gönüllü hemşire olarak çalışmaya başlamıştım, boş durmamak işgal ettiğim yeri hak etmek ve işe yaramak için, ateş kes olduğunda, ya da birgül abla dağdan indiğinde buluşurduk gudautadaki küçük evinde, ben kan içinde kalmış elbiselerimi temizlerdim, o kan toztoprak ve çamur içinde kalan eşyalarını, sonra bir iki gün dinlenir tekrar o dağlara ben hastaneye giderdik. 
Yine bir saldırı sonrası gelmişti birgül abla hastaneden beni almaya, izin alıp çıktım, birlikte yürüyerek ve sohbet ederek eve gittik... “olcay’dan mektup gelmiş ama yanımda birisi olsun istiyorum okurken” dedi... sonra birer kahve yaptı.. hem mutluydu kızlarından haberler vardı çünkü mektupta, hem de tedirgindi okuyacaklarından... sonra mektubu okudu, okudu, okudu... ben de dinledim sessiz sessiz... “ah birgül nasıl kızıyorum sana, anlatamam” diyordu bir yerinde olcay... cerenden bahsediyordu, en küçük kızıydı birgülün... en hassas yanıydı. Çünkü daha annesinin gidişini anlayamayacak kadar küçüktü o... aslında hepsi annesiz kalmak için çok küçüktü, üç küçük kıza annelerinin içinde savaş olan ve hiç görmedikleri ülkelerinde olmalarını nasıl anlatabilirdi ki Olcay? Böyle diyordu, “nasıl anlatabilirim ki? Üstelik ben seni anlayamamışken onlara nasıl anlatırım?” sonra ağlamaya başladı Birgül abla, hiç unutmadım o halini, “daha çok küçük o, daha çok küçükler, beni affederler mi sence?” demişti çaresizce... çok canım yanmıştı o zaman çünkü annemin canını nasıl acıttığımı o anda anlamıştım ben... hiç söylemeden, hiç düşünmeden, doğru bildiğimi yapmıştım... sonra dedim ki ona, “onları sen yetiştirdin, senin gibi bir kadının çocukları, senin gibi bir anneleri olduğu için gurur duyarlar... keşke benim annem de “benim kızım savaşa gitti” diye gururla söyleyebilseydi... keşke annemde beni, senin gibi, ülkesindeki savaş için yalnız bırakabilecek kadar güçlü bir kadın olsaydı” ... sonra “Birgül abla ben de annemi çok özledim, ben ceren olsam, sen de annem olsan ya bugünlük deyip kucağına yattım... sonra ikimizde hıçkırıklarla ağladık, saçlarımı okşamıştı, “cerenimm, onurummm, ekimimm” diye sayıklayarak... ve ben gözlerimi kapatıp annemin ellerini düşündüm, saçlarımda sevgiyle dolaşan eller, annemin elleri kadar sıcaktı çünkü...

Temmuz ayında büyük bir saldırı olmuştu... Birgül abla grubuyla Şrom’a gitmiş grupları orada çok zorlu günler geçirmiş ve çok kayıp vermişlerdi... biz Gudautada hastanede birkaç saatte bir cepheden helikopterle gelen yaralıların bizim bölümümüze gelenleriyle günlerce hiç uyumadan uğraşmıştık...helikopter her indiğinde balkona koşup tanıdığım biri var mı diye bakıyordum korkuyla... o kadar çok yaralı ve şehit geliyordu ki, ailelerinin çığlıkları, annelerin babaların görüntüleri bugün gibi aklımda duruyor hala... günlerce hastane bahçesinde çocuklarından bir haber alabilmek için bekleyen simsiyah giyinmiş annelerimiz... yine bir öğleden sonra helikopterin sesini duyup balkona koştuğumda, Birgül ablanın grubunun getirildiğini gördüm... sonra bugün bile beni şaşırtan bir hızla aşağıya koşup onu bulmaya çalıştım ama yoktu! Sonra aynı Birgül abla gibi minicik bir bedende devasa bir kalp ve cesaret taşıyan Fenya’yı gördüm... toz toprak içinde ve çok kötü görünüyordu... koşum kollarını tuttum ve “Birgül, Birgül nerde fenyaa” diye bağırdım... “çok kötü çok kötü bilmiyorum, hepimiz bi tarafa dağıldık, tuzak vardı, kimin nerde olduğunu bilmiyorum, eğer hala yaşıyorsa orda dağlarda kaldı” dedi... etrafımdaki bütün sesler sustu, ne oğlunun cansız bedenine sarılıp çığlık atan anneleri duyabildi kulaklarım, ne parçalanmış bedenleri için inleyen gencecik askerlerin seslerini, ne de nefret ettiğim sesi ve koca cüssesiyle tekrar dağlara doğru gitmek için kalkan helikopterin sesini... kulaklarımda sadece Birgül'ün sesi vardı, “ama onlar daha çok küçük, beni affederler mi sence”... 
Sonraki birkaç gün, hastalardan arta kalan bütün zamanımı uyumadan 4.katın balkonundan Şrom tepesine bakarak ve ağlayarak geçirdim... ya Birgül geri gelmezse çocukları bir daha onu göremezse diye, sessiz sessiz ağladım günlerce... sonunda geldi Birgül abla, arkadaşlarım koşarak geldiler “koş koş arkadaşın geldi yaşıyor” diye haber verdiklerinde nasıl mutlu olduğumu hatırlıyorum... yeniden doğmak gibiydi... sonra koşup onu bulduğumda hiç görmediğim kadar yorgundu... üstü başı toz toprak içindeydi ve yukarıda olduğu süre içinde yanında kaldığı yaralı genci doktorlara teslim edene kadar orda durdu... sonra...”hadi eve gidelim” dedi... sessizce yürüyüp eve gittik... hiç konuşmadık önce, o girdi duşunu aldı, üstünü değiştirdi, bir sigara yaktı ve anlattı sonra; nasıl tuzağa düşürüldüklerini, nasıl dağıldıklarını, yanında vurulan genci bırakamadığı için helikoptere gidemediğini, onu sesleri çok yakından gelen düşmanın bulmaması için kuytu bir yere çekip onunla orda nasıl beklediğini, acısını dindirebilmek için yaptığı saçma sapan şeyleri anlattı... orda, o askerle bulunmayı nasıl beklediğini, ona ölmeyeceğine dair nasıl sözler verdiğini, yarım rusçasıyla yaptığı saçma sapan esprileri anlatdığında onu daha çok sevmiştim ben... 
Sonra savaş bitti... binlerce parçalanmış aile, binlerce şehit, akıllarda acılar, yaralar, yokluklarla... sonrasında yeni bir savaş başladı hepimiz için, Abhazya’da hayata tutunabilmek ve yeni bir hayat kurabilmek için savaşlar verdik sonra... Birgül abla kızlarını getirdi, hep hayalini kurduğu evine kavuştu, vatana geri döndüğü ve yerleştiği için devletin kendisine verdiği evde; Pitsunda’da bir akşam bir sürü dost onun balkonunda onun yaptığı kırmızı şarabı içerken geçmişi anlatıp ozaman bizi ağlatan şeyleri gülerek andık, Efkanı, Bahadırı, Zaferi, Vedatı ve Hanefiyi andık... onların da bizimle orda olduğuna inandık bütün kalbimizle...artık mutluydu birgül abla çünkü sevdiği yerdeydi ve kızları yanındaydı şimdi...

Sonra yıllar sonra hayat bizi farklı yerlere savurdu, o Moskovaya çalışmaya gitti, ben Türkiye’ye döndüm... ona bir şişe rakı yollamıştım çok severdi çünkü rakıyı, bir de küçük not yazmıştım yanına, “seni çok seviyorum, her yudumunda beni hatırla” diye... bana kocaman bir mektup yazdı bir de fotoğraf yolladı nazımın merazında çekilmiş.. ve arkasında şöyle yazılıydı, “iki sürgün, vatanından uzak iki vatan sevdalısı, burdan sana sevgilerimizi yolluyoruz...” ve diyordu ki mektubunda “ah deli kız, ne çok ağlattın beni, gelin gibi süslemişsin rakı şişesini insan kıyıp açamıyor... ama senin için açtım yarısını içtim... amaaa öbür yarısını vallahi saklıyorum, söz bunu seninle birlikte pitsunda da balkonda içeceğiz ve sen gelene kadar bu şişe orda seni bekleyecek”
Ben onunla o rakıyı hiç içemedim, onunla bir daha hiç Pitsunda'ya gidemedim... o kadar yorgundu ki yüreği, çocuklarının özlemini, vatanının hasretini, hayatın yükünü daha fazla kaldıramamıştı... üstelik; onun gidişi bir bebeğim olacağı için benden saklanmıştı... sonra bir gün öylesine bir anda öğrenmiştim gittiğini.. ne acısını yaşayabildim, ne de inanabildim öldüğüne... oysa ki o benim ikinci annemdi, dostumdu, kardeşimdi... ve dostumu son yolculuğuna yollayabilmek hakkımdı benim... ardından ağlayabilmek, son kez dokunabilmek, yüzüne bakabilmek hakkımdı... şimdi ben biliyorum o uzaklarda bir yerlerde, küçücük bededinin taşıdığı kocaman, cesur, güçlü yüreğiyle cennette...

Bugün bağımsız bir abhazya varsa eğer, o bağımsızlık duvarının en güçlü tuğlalarından biri Birgül ÇUAZ'dır... o duvarı bizim ve çocuklarımız için ören, bütün şehitlerimizle birlikte biliyorum ki Abhazya’da o da. Efkan gibi, Bahadır gibi, Vedat gibi, Zafer gibi, Hanefi gibi... ve biliyorum ki hiç ölmedi onlar, her daim bizimle yaşayacaklar... biz onları hatırlamaya devam ettikçe...

 
Jade Cemre Erciyes'in fotoğrafı.
Kaynak: Facebook
  • Bu haberi paylaşın:
UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
KONUK YAZARLAR Kategorisindeki Diğer Haberler
“Her sülale kendini nasıl tek kişi katılımıyla temsil ederse, her yerleşim ..
Keşki Ömer Beyi (bana göre) yanlış kişiler üzerinden tanımamış olsaydım, Bi..
Kafkas halklarının tarihin derinlerine gittikçe, dillerini irdeledikçe aynı..
Toplumları; kültürleri ayakta tutan Omar gibi insanları anlamak zaman alabi..
Bizim geleneğimizde kucaklaşmak vardır ama (bu birbirine çok yakın olanlar ..
Tabii 150 yıl önce terk edilen vatanı " ta yüreğinde anavatanın olarak..
nakliyat
İmsakGüneşÖğleİkindiAkşamYatsı
medi
haceri, simya , naturel , dogal , urun , organik sampuan , organik sivi sabun, organik dus jeli , organiMilliSavunmaYusufoğlu Makina ve Kalıp Sanayi
bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=